Türkiye’nin kültür varlığı iadeleri uluslararası iş birliğinde yeni dönem başlattı
Kültür ve Turizm Bakanlığı Kaçakçılıkla Mücadele Daire Başkanlığı’nın çalışmaları, Türkiye’nin yurt dışına kaçırılan arkeolojik değerlerini geri almasının yanı sıra ülkeler arasında yeni iş birliği modellerinin gelişmesini sağladı. Cenevre’deki toplantıda Türkiye-Danimarka deneyimi, iadelerin güven, şeffaflık ve ortak bilimsel üretim temelinde sürdürülebileceğini ortaya koydu.
1980'li yılların sonlarında kurulan ve uzun süre Kazılar Dairesi'ne bağlı bir birim olarak Kaçakçılıkla Mücadele Birimi adı altında faaliyet gösteren yapı, etkinliğinin artırılması amacıyla 2020'de Kültür ve Turizm Bakanlığı Kaçakçılıkla Mücadele Daire Başkanlığı adıyla daire başkanlığı statüsüne dönüştürüldü. Bu tarihten itibaren de arkeolojik değerlerimizin iade sayısında büyük bir artış yaşandı. Son 10 yılda ağırlıklı olmak üzere 1980'den Ağustos 2026'ya kadar 28.811 arkeolojik değerimiz çeşitli ülkeler tarafından ülkemize iade edildi.
* 4.571 eser ise diğer ülkeler tarafından iade edildi.
Türkiye yeni bir dönem başlattı
Arkeolojik değerlerimizi kaçırıldıkları ülkelerin yetkili kişilerine "Hey dostum, bu eser bizim. Lütfen iade edin" diyerek geri kazanmıyoruz. İade sürecinde araştırma-takipten, hukuk mücadelelerine kadar yoğun bir çalışma bulunuyor.
✓ ABD'den İadesi Sağlanan Zeugma Antik Kenti Kökenli Mozaik Pano
✓ Avustralya'dan Gönüllü İade Alınan Kültür Varlıkları
Daha önce iki kez röportaj yaptığım Kültür ve Turizm Bakanlığı Kaçakçılıkla Mücadele Daire Başkanı Zeynep Boz, arkeolojik değerlerimizin iade sürecinde yapılan çalışmalarla ilgili bilgiler vermişti.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Kaçakçılıkla Mücadele Daire Başkanlığı'nın bulunduğu girişimler, yaptığı çalışmalar sonucunda geçmişte büyük müzelerin, batılı koleksiyonerlerin ve prestijli kurumların arkasına sığındığı 'Satın alınan eser meşrudur' şeklindeki dokunulmazlık zırhı parça parça döküldü. Başkanlığın bir dedektif titizliğiyle yürüttüğü çalışmalar sayesinde Türkiye, yasa dışı yollarla yurt dışına kaçırılan hazinelerini geri getirmekle kalmayıp bir de bu konuda dünyaya örnek bir ekol sundu. Uluslararası alanda uzun yıllar boyunca koruma bahanesi arkasına saklanan batılı müzeler, eserlerin asıl evinde daha güvenli, daha anlamlı ve bağlamına uygun şekilde korunabileceği gerçeğiyle yüzleşmeye başladı.
Arkeolojik değerlerimizin iade edilmesiyle elde edilen başarı, sıradan birer diplomatik zaferden çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu, çalınan tarihî hafızanın, estetiğin ve insanlık onurunun asıl sahibine, yani doğduğu topraklara iade edilmesi anlamını taşıyor.
Bir kültürel varlığın yağmalandığı topraklardan koparılması, sadece fiziksel bir mülkiyet gaspı değil; o topraklarda yaşayan halkın köklerinden, hafızasından ve ortak kimliğinden koparılması anlamını taşıyor. Zira antik bir heykel, bir pişmiş toprak levha veya bir mozaik panosu, üretildiği coğrafyanın ekosistemiyle, iklimiyle ve o medeniyetin yaşayan kültürel diliyle anlam kazanıyor.
Eserlerin iadesiyle bir medeniyetin hikâyesinin eksik kalan parçaları artık daha fazla ve daha hızlı bir şekilde yerine koyuluyor. Örneğin Burdur'un Gölhisar ilçesindeki Boubon Antik Kenti kökenli Roma İmparatoru Septimius Severus'a ait bronz başın ve Düver kökenli 48 pişmiş toprak mimari levhanın Danimarka'dan dönüşü, tam da bu felsefenin en somut kanıtı olarak gözler önüne seriliyor.
Türkiye, arkeolojik değerlerin ait oldukları topraklara dönmesi konusunda başka ülkelere sadece örnek teşkil etmekle kalmadı; Türkiye'nin eser iadesi üzerine yaptığı çalışmaları sonucunda ülkeler arasında yeni bir etik köprü kurulmasının da yolunu açtı. Bunun ilk örneği Danimarka'nın başkenti Kopenhag'daki Ny Carlsberg Glyptotek Müzesi ile kurulan şeffaf ve bilimsel diyalog oldu.
Bu konuda bir başka gelişme ise İsviçre'nin Cenevre kentinde yaşandı. İsviçre Konfederasyonu tarafından UNESCO iş birliğiyle 16-17 Eylül'de Cenevre Uluslararası Konferans Merkezi'nde düzenlenen 'Kültür Varlıklarının İadesi Alanında Yeni Anlaşma ve İş Birliği Biçimleri' başlıklı bölgesel diyalog toplantısı; devlet temsilcilerini, uzmanları, müze profesyonellerini ve farklı paydaşları bir araya getirdi.
Kültür varlıklarının iadesi alanında son yıllarda geliştirilen yeni iş birliği modellerinin ele alındığı toplantıda Türkiye, iade süreçlerinin uzun vadeli, sürdürülebilir ve karşılıklı yarara dayalı ortaklıklara dönüşebileceğini gösteren dikkat çekici bir örneği Danimarka ile birlikte uluslararası platforma taşıdı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Kaçakçılıkla Mücadele Daire Başkanı Zeynep Boz (Sağdan ikinci sırada)
Toplantıda Kültür ve Turizm Bakanlığı Kaçakçılıkla Mücadele Dairesi Başkanı Zeynep Boz ile Kopenhag Ny Carlsberg Glyptotek Müzesi Direktörü Gertrud Hvidberg Hansen, 'Kültürel Miras Bağ Kuruyor: Kültür Varlıklarının İadesi ve Türkiye-Danimarka Müzecilik İş Birlikleri' başlıklı ortak bir sunum gerçekleştirdi. Boz ve Hansen, Boubon Antik Kenti kökenli Roma İmparatoru Septimius Severus'a ait bronz başın Türkiye'ye iadesine uzanan süreci ve bu süreçte kurulan diyaloğun bugün ulaştığı iş birliği boyutunu uluslararası katılımcılarla paylaştı. Kültür varlıklarının iadesiyle gelişen Türkiye-Danimarka ilişkilerinin araştırma, sergi ve uzman değişimi gibi alanlara uzanan uzun vadeli bir iş birliğine nasıl dönüştüğü sunumun odağında yer aldı.
Cenevre'deki toplantıda geniş yankı uyandıran Türkiye'nin tecrübesi; kültür varlıklarının iadesinin bir kaybı değil, uluslararası müzecilikte güven, şeffaflık ve kalıcı dostluklar inşa eden yepyeni bir dönemin kapısını araladığını gösterdi. Toplantıda altının özellikle çizildiği üzere; iadeler artık cezalandırıcı bir gerilim unsuru değil, uzun soluklu dostlukların, akademik alışverişin ve ortak bilimsel üretimin kapısını aralayan erdemli bir adım olarak değerlendirildi. Nitekim Burdur Arkeoloji Müzesi'ndeki sandaletli imparatorluk heykeli parçalarının Kopenhag'da sergilenmesi ya da önümüzdeki yıllarda hayata geçecek 'Sagalassos' ve 'Boubon' projeleri, bu iş birliğinin ne kadar derinleşebileceğini gösteriyor.
Toplantıda, Türkiye’nin yürüttüğü çalışmalar sonucunda eser iadesi bilincinin yerleştiği; müzeler arasındaki rekabetin yerini kültürel mirasın evrensel barışın bir aracı olduğu bilincine bıraktığı görüldü.