Haber detayı
Haberin ayrıntıları
Türkiye’de moda bloglarının erken dönem isimlerinden, Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu Billur Saatçi, 2009’da Offnegiysem. com ile dijital moda dünyasına adım attı ve blogunu zamanla tam zamanlı bir işe dönüştürdü. Bugün moda ve yaşam tarzı içerikleri üretmeye devam eden Saatçi ile değişen alışveriş alışkanlıklarını ve modayla kurduğu ilişkiyi konuştuk.
Bilinçli tüketimden yavaş modaya, ikinci elden ebeveynlikte döngüsel tüketime uzanan sohbetimizde markaların sürdürülebilirlik söylemlerini ve COP31 yaklaşırken moda sektöründe nasıl bir değişim görmek istediğini de ele aldık. - Uzun yıllardır moda dünyasının içindesiniz. Bu süreçte modaya ve alışverişe bakışınız nasıl değişti?
Modaya olan ilgim aslında pek değişmedi; çünkü giyinmeyi ve kendimi stilimle ifade etmeyi hâlâ çok seviyorum. Değişen şey, artık eskisi kadar alışveriş yapmamam. Bir şey alıyorsam bir süre sonra kenara koyacağım bir şeyden ziyade, benimle uzun süre devam edecek ve tekrar tekrar kullanacağım bir parça olmasına dikkat ediyorum.
Bu bazen, bir ara sokaktaki küçücük bir dükkânda karşıma çıkan bir parça da olabiliyor, indirimde bir köşede kalmış iyi bir tasarım da. Bir parçanın marka etiketinden çok; kumaşı, dikişi, kalitesi ve özgünlüğü benim için her zaman önemli olmuştur. Lüks markalara da hızlı moda zincirlerine de hiçbir zaman özel bir bağlılığım olmadı. Sanırım hep ikisinin arasında, biraz daha kendime ait bir yerde durdum.
Herkesin o dönem peşinden koştuğu bir parça yerine, biraz daha özgün olan şeyleri hep tercih ettim. AZ VE ÖZ BİR GARDIROP - Moda ve sosyal medya sürekli yeniyi görmeye ve istemeye teşvik ediyor. Bir içerik üreticisi olarak bu hızlı döngüyle bilinçli tüketim arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Aslında bu hep var olan bir şeydi.
Modayı eskiden dergilerden takip ederdik, blog sayfalarından ilham alırdık, şimdi sosyal medyadan takip ediyoruz. Fark şu ki artık çok daha fazlasını, çok daha hızlı görüyoruz ve çok daha hızlı ulaşıyoruz. Sokağa çıkıp karşılaşacağımız ürün sayısından binlerce fazlası her gün önümüze geliyor. Benim için önemli olan, o hızlı akışın içinde gerçekten bana ait olacak, uzun süre kullanacağım şeyleri ayıklayabilmek.
Hâlâ 10-15 yıl önce aldığım bir şeyi giydiğimde “Nereden?” diye sorulmasının beni gülümseten bir yanı var. Çünkü ben o parçayı defalarca giymiş, hatta sosyal medyada defalarca paylaşmış olsam da her giydiğimde beni hâlâ mutlu ediyor, karşı tarafın da ilgisini yeniden çekebiliyor. Aynı elbiseyi Mardin’de başka, İstanbul’da başka, Dubai’de bambaşka bir ruh haliyle giyebiliyorum. Bence stilin güzel tarafı da bu.
Yeni olanın her zaman kıyafetin kendisi olması gerekmiyor. Bazen bulunduğun yer, ruh halin ve onu o gün nasıl yorumladığın aynı parçayı yeniden yeni yapıyor. - Sürdürülebilir moda dendiğinde çoğu zaman daha sürdürülebilir ürünler satın almak konuşuluyor. Sizce bilinçli alışveriş yalnızca ne aldığımızla mı ne kadar aldığımızla da mı ilgili? Sürdürülebilirlik son yıllarda çok kullanılan, trend haline gelen bir kelime.
Geri dönüştürülmüş kumaşlar, akıllı materyaller, doğaya daha az zarar veren üretim biçimleri elbette çok değerli. Ama benim için sürdürülebilirliğin en bildiğim, en basit karşılığı aslında bir kıyafetin “evladiyelik” olması. Benim için bilinçli alışveriş biraz da daha az ve öz almak demek.
Bir hızlı tüketim markasından beş parça almak yerine, daha özgün, kaliteli bir markadan gerçekten uzun süre kullanacağım tek bir parça almayı hep tercih ettim. Bir ürünü yıllarca kullanabilmek bence sürdürülebilirliğin en gerçek taraflarından biri. Kullanmadığım parçaların başka birinin gardırobunda yaşamaya devam etmesinin de bu döngünün çok önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum.
Çünkü bir kıyafetin ömrünü uzatan şey sadece nasıl üretildiği değil, bizim onu ne kadar bilinçli seçtiğimiz ve ne kadar uzun yaşattığımız da aynı zamanda. Vaatten fazlası gerek - Yavaş moda anlayışının sizin gardırobunuzdaki karşılığı nedir? İkinci el, onarım, yeniden kullanım ya da uzun yıllar sakladığınız parçalar yaşamınızda nasıl bir yer tutuyor? Yavaş moda benim için sonradan öğrendiğim bir kavram değil aslında.
Kendimi bildim bileli, farkında olmadan kıyafetlerle böyle bir ilişkim var. Çocukken kuzenlerimin artık onlara küçük gelen kıyafetlerini giymek anneannemin, annemin kıyafetlerini giymek benim için hep çok değerliydi. Bugün de mesela sandık eskilerinde aynı heyecanı duyuyorum.
Türkiye’nin bir köyünden ya da bambaşka bir coğrafyadan çıkmış, 30-40 yıl önce birinin giymiş olduğu, sonra onarılmış bir parçayı bugün üzerime geçirmek bana hâlâ çok özel geliyor. Ben onları “eski bir şey” gibi görmüyorum. Tam tersine, yeniden hayat bulan parçalar gibi görüyorum. Belki 40 yıl önce başka birinin üzerinde bambaşka bir hayatı vardı; bugün ben kendi ruh halimle, kendi stilimle onu yeniden yorumluyorum.
Ve bunu benim için eşsiz ve daha değerli kılan şey de biricik olması. Bu özgünlüğü çok seviyorum. - Moda sektöründe sürdürülebilirlik artık markaların iletişiminde sıkça karşımıza çıkıyor. Bir tüketici olarak sürdürülebilir bir yaklaşımı “yeşil” bir pazarlama söyleminden nasıl ayırıyorsunuz? Burada benim için en önemli şey süreklilik.
Bir markanın bir sezon birkaç ürün çıkarıp üzerine “sürdürülebilir” yazması tek başına yeterli değil. Sonraki sezon ne yaptığına, üretim biçiminde gerçekten bir değişiklik olup olmadığına bakmak gerekiyor. Mesela bugün birçok marka eski kıyafetleri topluyor ve biz de bu kampanyalara katılıyoruz. Ama sonrasında ne olduğunu çoğu zaman bilmiyoruz.
Kaç ton kıyafet toplandı, bunların ne kadarı yeniden kullanıldı ne kadarı başka bir ürüne ya da hammaddeye dönüştü? Ben bunun sonucunu gidip bir ekonomi sayfasında ya da markanın yılsonu sürdürülebilirlik raporunda aramak zorunda kalmamalıyım. Marka o kampanyayı mağazasında, vitrininde ya da sosyal medyasında bana nasıl anlatıyorsa sonucunu da aynı görünürlükle anlatmalı diye düşünüyorum.
Bence sürdürülebilirlik iletişiminde önemli olan sadece ne yapmayı planladığını değil ne yaptığını ve sonucunda ne değiştiğini de göstermek. - Bu söyleşi serisinde tüm konuklarıma yönelttiğim bir soruyla bitirelim: Bir bitki olsaydınız hangisi olurdunuz, neden? İlk aklıma gelen aşk merdiveni oldu. Çok düşünülmüş, sembolik bir cevabı da yok aslında; bana çocukluğumu hatırlatıyor ve gördüğüm anda gülümsetiyor.
Bir sürü dalı var, her tarafa uzanıyor; bir yandan çok dağınık salkım saçak gözüküyor, bir yandan her bir dalı ne kadar zarif birbirini içinde uyumlu ve bütün halinde ne kadar gösterişli.
Kaynak: Cumhuriyet Son Dakika