Haber detayı
Haberin ayrıntıları
Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi’nin Genel Yorum No.
15 düzenlemesi, su hakkını “yeterli, güvenli, kabul edilebilir, fiziksel ve ekonomik olarak erişilebilir” bir temel insan hakkı olarak tanımlar. Ancak bu hak, bugün hem iklim krizinin getirdiği ekolojik şoklar hem de kamusal güvenceden yoksun ticarileşme politikaları nedeniyle tarihinin en ağır sınavına doğru ilerliyor.
SU GÜVENLİĞİMİZ TEHLİKEDE Su Politikaları Derneği (SPD) olarak sahadan elde ettiğimiz veriler ve iklim projeksiyonları son derece uyarıcıdır. Türkiye genelinde yıllık ortalama yağışların çok düzensizleşmesi, taşkın ve kuraklık riskinin artık yönetilebilir bir kriz olmaktan çıkıp yapısal bir tehdide dönüştüğünü gösteriyor.
Kentlerimizin su şebekelerindeki kayıp-kaçak oranlarının hâlâ ortalama yüzde 40 seviyelerinde seyretmesi ve tarımsal sulamadaki verimsizlikler su güvenliği direncimizin düşüklüğünü açıkça kanıtlıyor. Su Yönetimi Genel Müdürlüğü (SYGM) projeksiyonları ve derneğimizin analizleri, 2030 yılı itibarıyla Türkiye’deki pek çok nehir havzasında kalıcı su açıklarının oluşacağını ortaya koyuyor.
TEMİZ SUYA ERİŞİM HAKKI Bu kriz karşısında yayımlanan “Ulusal Su Planı (2026-2035)” ve hazırlığı süren “su kanunu ”taslağı bir fırsat sunsa da halk katılımı ve hak temelli bir yaklaşım içermediği sürece yetersiz kalmaya mahkûmdur. Su krizinin etkileri toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmamaktadır.
2026 Dünya Su Günü vurgusunda da ifade edildiği gibi: “Eşitlik suyun aktığı yerden değil, suyun adil ve kapsayıcı yönetildiği yerden başlar.” Tarımsal çöküş, kuruyan kuyular ve içme suyu yetersizliği nedeniyle yerinden olan ve iklim krizinden orantısız etkilenen başta kadınlar, çocuklar ve engelli bireyler olmak üzere tüm kesimler, uluslararası mevzuatta tam bir yasal statüsüzlükle karşı karşıyadır.
COP31 müzakere gündemlerinde “kayıp ve zarar” fonları piyasa odaklı enstrümanlarla tartışılırken su krizinin odağındaki kadınların ve hak kaybına uğrayan kesimlerin temiz suya erişim hakkı bağlayıcı bir uluslararası hukuk korumasından yoksundur. Tüm kamuoyuna ve karar alıcılara çağrımız nettir: Bireysel “musluk kapatma” çağrıları veya pazar odaklı çözümler yetersizdir.
Su kanunu süreçlerine halk katılımı sağlanmalı; su, pazarlanabilir bir emtia değil, anayasal, kamusal ve iklime dayanıklı bir insan hakkı olarak güvenceye alınmalıdır. Su ticaret nesnesi değil, anayasal insan hakkıdır! FİLİZ BALTA SU POLİTİKALARI DERNEĞİ (SPD) KOORDİNATÖRÜ
Kaynak: Cumhuriyet Son Dakika