Ya kodese ya kümese - Fatih Dicle
Türk siyasi tarihinde siyasi hamlelerin milletin gözü önünde bu derece açık ve pervasızca sahnelendiği bir dönem herhalde az görülmüştür.
Türk siyasi tarihinde siyasi hamlelerin milletin gözü önünde bu derece açık ve pervasızca sahnelendiği bir dönem herhalde az görülmüştür.

Özellikle son dönemde CHP’li belediyeler üzerinde yoğunlaşan baskılar; siyasi nezaket ve ahlakın zedelenmesi pahasına, iktidarın yerel yönetimleri merkeze tam bağımlı kılma arzusunu gözler önüne seriyor.
Bu durum, Türkiye’de siyasetin niteliksel olarak yeni ve daha otoriter bir aşamaya geçtiğinin açık göstergesidir. Esasen bu sahneler Türkiye için yabancı değil. 2016’dan itibaren çok sayıda seçilmiş belediye başkanı görevden uzaklaştırılarak yerlerine merkezi yönetim tarafından kayyımlar atandı.
Human Rights Watch raporlarına da yansıdığı üzere, 2016– 2017 yıllarında aralarında Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk ve uzun yıllar cezaevinde tutulan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak’ın da bulunduğu 94 belediyeye kayyım atandı. Ancak günümüzde stratejik odak değişmiş durumdadır.
İktidarın siyasi kurmayları tarafından yapılan hesaplar sonucunda “demir ökçe”, yönünü DEM Partili belediyelerden ana muhalefet partisi CHP’ye çevirdi. Ekim 2024’te Esenyurt ile başlayan süreç; Ovacık, Beşiktaş ve Şişli gibi belediyelere uzanmış, son olarak Mersin Büyükşehir Belediye başkanının gözaltına alınmasıyla vites büyütmüştür.
HAVUÇ VE SOPA Yaşananlar iktidar stratejisindeki bu dönüşümü net bir şekilde belgeliyor. Durum, “Ya kodese ya kümese” şeklinde özetlenebilir; iktidar, teklifi kabul edenleri kümesine almakta, kabul etmeyenler türlü bahanelerle kodesi boylamakta. Verilen açıklamalar, açıklanan dosyalar bu işin başındakilerin pervasız tutumlarını göstermektedir.
Daha bilimsel olarak, siyaset terimindeki klasik “havuç ve sopa” stratejisinin tipik bir tezahürüdür. Bu modelde; merkezin imkânlarına ve bütçesine erişmek isteyen muhalif yerel yöneticilere iktidar blokuna katılım (havuç) teklif edilir. Bu teklifi reddeden veya merkeze direnç gösteren yöneticiler ise yargısal baskılar, mali denetimler, görevden almalar ve tutuklamalarla (sopa) etkisiz kılınır.
Havucun görünen yüzünde siyasi destek, bütçe ve imkân transferi vaat edilirken mesaj gayet açıktır: “Sistemin parçası ol, iktidar blokuna eklemlen ve merkeze uyum sağla.” Sopanın görünen yüzünde ise hareket alanının kısıtlanması, ihraçlar, tutuklamalar ve kayyım süreçleri yer almaktadır.
Tabii bu havucun ve sopanın görünmeyen kısmında kimlerin ne tür siyasi veya maddi pay elde ettiğini ise yakın siyasi tarih yazacaktır. ZÜCCACİYE DÜKKANINDAKİ FİL Bu siyasi mühendisliğin küresel örneklerine bakıldığında tanıdık bir tabloyla karşılaşırız.
2000’lerin başından itibaren Vladimir Putin ve Birleşik Rusya (Yedinaya Rossiya) partisinin iktidarını pekiştirme sürecinde yerel yönetimlere uyguladığı sistematik vesayet modeli tam olarak buydu. Benzer dinamikleri Latin Amerika’da Hugo Chávez ve Nicolás Maduro yönetimlerinde ya da Meksika’nın yetmiş yıllık Kurumsal Devrimci Parti (PRI) hegemonyası döneminde görmek mümkündür.
Peki iktidar bu adımları geniş halk kitlelerinin rızasını alarak mı yapıyor, yoksa bu operasyonlar sayesinde eriyen taban desteğini geri kazanacağını mı umuyor? İkisi de değil. Karşımızdaki tablo, kuralları hiçe sayarak kurumları ezip geçen “züccaciye dükkanındaki fil” durumundan ibarettir. Sürecin arasına sıkıştırılan fon skandalları ve gündem saptırma hamleleriyle kamuoyundaki tepkinin gazı alınmak istenmektedir.
Araya zaman girdikçe yeni pazarlıkların yapılacağı, yeni transferlerin ve yeni tutuklama dalgalarının birbirini izleyeceği öngörülebilir. Tabloyu özetlerken Martin Niemöller’in o ünlü dizelerini hatırlamamak elde değil: “Önce komünistler için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim. Sonra sosyal demokratlar için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim.
Sonra sendikacılar için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim. Benim için geldiklerinde ise geride benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.” Anadolu tabiriyle söylemek gerekirse; biz “sarı öküzü” en başta vermeyecektik. FATIH DİCLE EMEKLİ
Kaynak: Cumhuriyet Son Dakika
