Haber detayı
Haberin ayrıntıları
Benjamin Franklin’in Paris yakınlarındaki evinin bahçesinde, 1784 yazında 12 yaşlarında bir çocuğun gözleri bağlandı. Bahçedeki kayısı ağaçlarından yalnızca biri, dönemin gözde tedavi yöntemi olan “hayvansal manyetizma” ile sözde yüklenmişti. Çocuk sırayla ağaçlara yaklaştırıldı. İlk ağacın yanında terlemeye başladı. İkincide başının ağrıdığını söyledi. Üçüncüde, manyetize edilmiş ağaca yaklaştığına inanıyordu.
Dördüncü ağacın önünde ise yere yığıldı, bedeni kasıldı ve yardımla uzaklaştırıldı. Oysa çocuk henüz manyetize edilmiş ağaca ulaşmamıştı. Deney, Fransa Kralı XVI. Louis’nin emriyle kurulan bir komisyon tarafından yapılıyordu. Komisyonda Franklin’in yanı sıra modern kimyanın kurucularından Antoine Lavoisier ve ismi daha sonra giyotinle özdeşleşecek hekim Joseph-Ignace Guillotin de vardı.
Görevleri, Viyanalı hekim Franz Anton Mesmer’in Avrupa’yı etkisi altına alan tedavisini incelemekti. Mesmer, evrende görünmez bir akışkan bulunduğuna inanıyordu. Bu akışkan canlıların bedeninden geçiyor, dengesinin bozulması hastalıklara yol açıyordu. Mesmer’e göre doğru dokunuşlar, bakışlar ve hareketlerle akış yeniden düzenlenebilir, hasta iyileştirilebilirdi.
Paris’teki seansları yalnızca tıbbi bir uygulama değildi. Loş salonlar, müzik, aynalar ve kalabalık hasta grupları tedaviyi neredeyse bir tiyatro gösterisine dönüştürüyordu. Bazı hastalar ağlıyor, bazıları titriyor, bazıları bayılıyordu. Mesmer’in şöhreti büyüdükçe salonları Paris aristokrasisinin de uğrak yerlerinden biri olmuştu. Franklin ve arkadaşları ise farklı bir yol izledi.
Hastaların ne zaman gerçekten “manyetize” edildiğini bilmediği deneyler tasarladılar. Bazen işlem yapıldığı halde hastaya yapılmadığı söylendi. Bazen de hiçbir işlem yapılmadan kişi manyetize edildiğine inandırıldı. Belirtiler çoğunlukla insanların ne yapıldığına değil, ne yapıldığına inandığına göre ortaya çıkıyordu. Komisyon görünmez manyetik akışkanın varlığına ilişkin bir kanıt bulamadı.
Gözlenen etkileri hayal gücü, beklenti, dokunma ve insanların birbirlerinden etkilenmesiyle açıkladı. Mesmer’in kuramı çökmüştü. Ancak deneyler, onun yanlış açıklamasının altında çok daha ilginç bir soru bıraktı: İnsan, yalnızca iyileşeceğine veya kötüleşeceğine inandığı için bedeninde gerçek belirtiler yaşayabilir miydi?
Stefan Zweig, yaklaşık 150 sonra yayımladığı “Ruh Yoluyla Tedavi” isimli eserinde Mesmer’i, Christian Science hareketinin kurucusu Mary Baker Eddy ve Sigmund Freud ile buluşturdu. İlk bakışta birbirinden oldukça uzak görünen bu üç insanın ortak noktası, beden ile zihin arasındaki görünmez sınırda dolaşmalarıydı.
Zweig için Mesmer’in önemi, ileri sürdüğü manyetik akışkandan çok tıbbın uzun süre görmezden geldiği bir alanı açmış olmasıydı. Bugün bu alana biraz daha temkinli ve bilimsel bir dille yaklaşıyoruz. BEYNİN BEKLENTİSİ Plasebo etkisi denildiğinde çoğu insanın aklına, içinde ilaç bulunmayan bir hapla kandırılan hasta gelir. Oysa modern araştırmalar plasebonun tek bir etkiden ibaret olmadığını gösteriyor.
Hastanın beklentileri, daha önceki tedavi deneyimleri, öğrenilmiş çağrışımları, hekimin kullandığı dil ve tedavinin uygulandığı ortam özellikle ağrı gibi belirtilerin algılanmasını değiştirebiliyor. Beynin ağrı, ödül, kaygı ve beklentiyle ilişkili sistemleri bu süreçte birlikte rol oynuyor. Daha da ilginci, bunun gerçekleşmesi için hastanın her zaman kandırılması gerekmeyebilir.
Yapılan bir araştırmada, katılımcılara verilen hapların plasebo olduğu açıkça söylendi. Buna kaşrın plasebo verilen grupta, tedavi uygulanmayan gruba kıyasla belirtilerde daha fazla iyileşme bildirildi. Çalışma kısa süreliydi ve sonuçları her hastalığa genellemek mümkün değildi. Yine de bulgu, tedavi ritüelinin insan bedeni üzerindeki etkisinin yalnızca bir yalandan kaynaklanmadığını düşündürüyordu.
Elbette buradan hastalıkların düşünce gücüyle iyileştirilebileceği sonucu çıkarılamaz. Plasebo bir tümörü küçültmez, bakteriyi öldürmez, kırılmış kemiği kaynatmaz. Ancak hastanın ağrıyı, bulantıyı veya başka belirtileri nasıl yaşadığını etkileyebilir. Aynı mekanizma ters yönde de işleyebilir.
Bir ilacın yan etkilerinin kaçınılmaz olduğu hissini veren sert bir anlatım, hastanın kaygısını ve belirtilere karşı dikkatini artırabilir. Buna nocebo etkisi diyoruz. Belki de Franklin’in bahçesindeki çocuk yalnızca yanlış ağacın önünde bayılmadı. Tıp, o gün doğru sorulardan birinin önünde durdu. Bir reçetede yalnızca ilacın adı ve dozu yazılıdır.
Oysa hasta bazen hekimin sesini, yüzündeki ifadeyi, verdiği güveni ve seçtiği kelimeleri de ilaçla birlikte kullanır. Tedavinin görünen kısmı kutunun içindedir. Görünmeyen kısmı ise iki insan arasında.
Kaynak: Cumhuriyet Son Dakika