Haber detayı
Haberin ayrıntıları
Bazı doğrular hem acımasız hem de rahatsız edicidir. Kötülüğün çoğu durumda son derece sıradan olması da böyle doğrulardandır.
Okulların henüz ikinci haftasındayız. Ve yine silah sesleriyle güne uyandık. Bu seferki yer Manisa Turgutlu’daki bir lise. İlk ders zilinden önce av tüfeğiyle açılan ateşte yaralanan üç öğrenci halen yoğun bakımda. Saldırgan, okula yeni başlamış 15 yaşında bir 9. sınıf öğrencisi.
Bu, 2026’nın dördüncü okul saldırısı. Çekmeköy’de üç kişinin bıçaklandığı, Siverek’te 16 kişinin yaralandığı, Kahramanmaraş’ta ise tarihimizin en ölümcül okul saldırısının yaşandığı bir yılı yaşıyoruz. Ortak nokta çarpıcı: silahlar öğrencilerin en yakınındaki ebeveyn veya büyük ebeveynlerden alınmış.
Siverek ve Kahramanmaraş’ta önceden uyarılar yapılmasına rağmen işleyen bir güvenlik mekanizması kurulamadığını öğrenmiştik. İki hafta önce 22 ilde saldırı hazırlığı iddiasıyla operasyon düzenlenmiş, bakanlık yeni önlemlerin bu ders yılında devreye gireceğini söylemişti. Peki, girmiş mi? Esas olarak evlerden bile daha güvenli olması gereken okullarımız, öğrencilerimiz ve öğretmenlerimiz için hâlâ güvenli sığınaklar mı, yoksa bu esas, göz göre göre bir yanılsamaya mı dönüşüyor giderek?
Peki, bu saldırılar neden oluyor? Neden henüz 10’lu yaşlarındaki insanlar birer katile, birer caniye dönüşüyor? Neden her seferinde saldırı yeri, bir okul ya da okul çevresi olarak seçiliyor? Neden öğretmenlerimiz ve öğrencilerimiz hedef alınıyor? Öğrenciler, öğretmenler neden ölüyor, neden öldürülüyor? Okullarımız neden dersler, başarılar, kutlamalar yerine böyle olaylarla anılır oluyor?
Bu soruların yanıtı, saldırganın “kim” olduğunda değil, saldırının nasıl bir süreç içinde oluştuğunda saklıdır. Artık yeter, yine aynı hatayı yapmayalım! Türkiye’de de dünyada da geçerli tek bir “okul saldırganı” diye bir profil yoktur.
Çeşitli ülkelerde hazırlanan raporlar ve yaşadıklarımız gösteriyor ki, saldırganlar yaş, aile yapısı, akademik başarı, sosyal ilişkiler ve bir bütün olarak geçmiş yaşam çevreleri açısından büyük bir çeşitlilik gösteriyor.
Bir profil arayışı, belirli özelliklere sahip gençleri potansiyel saldırgan olarak etiketler; yanlış veri üretir ve tanımlanan profil dışında kalan gerçek saldırganların gözden kaçmasına yol açar. Önemli olan kişinin ne yaptığı ve ne söylediğidir. Davranış ve iletişim, saldırı öncesinin en güvenilir göstergeleridir.
Psikolojik ortak zemin bir profil değil, bir süreçtir: anlam krizi ve tanınma arzusu içinde çırpınan bir süreç. Çeşitli ülkelerdeki raporlara göre saldırganların çoğu kendini zulme uğramış, zorbalığa maruz kalmış veya incinmiş hissediyor; önemli bir kısmı intihar düşüncesi taşıyor. Uzmanlar, aşağılanma ve reddedilmenin, gençlerde narsisistik bir yarık açtığını ve intikam fantezileri ile telafi edici şiddet eğilimlerinin bu yarıkta beslenip büyüdüğünü ifade ediyor. Ve saldırı çoğu zaman “İşte ben buradayım!” diye haykıran patolojik bir çığlık olarak ortaya çıkıyor. Ancak bu dinamikler sabit bir kişilik özelliği değil, ilişkiler ve olaylar içinde şekillenen bir süreç. Bu nedenle kişilik psikolojisi yerine süreç psikolojisine geçmeliyiz. Nasıl bir süreç bu insanları bu saldırıları yapmaya itiyor, onu eşeleyip öğrenmeliyiz.
Araştırma raporlarına göre okul saldırıları önce fikir, sonra planlama, hazırlık ve eylem aşamalarından geçiyor, çok az saldırı dürtüsel olarak anlık bir şekilde ortaya çıkıyor.
Görünen o ki, fikir aşamasında anlam krizi, öfke ve şiddet fantezisi; planlamada hedef seçimi ve bilişsel meşrulaştırma; hazırlıkta ise silah temini, keşif ve prova öne çıkıyor. Türkiye’de de silahların evden veya yakın akrabadan temin edilmesi, bu aşamanın somut göstergesi. Saldırılar çoğu zaman on beş dakikadan kısa sürüyor; fikir ile eylem arasındaki süre çoğu saldırıda birkaç günden ibaret olarak ortaya çıkıyor. Bu da önleme için zamanın ne kadar kritik olduğunu gösteriyor.
İncelediğim çeşitli ülkelerin araştırma raporlarında çarpıcı bir ortak nokta var: saldırıların büyük çoğunluğunda en az bir kişi saldırıyı önceden biliyor; ancak bu bilgi nadiren yetişkinlere ulaşıyor. Bilenler çoğunlukla saldırganın mikro yaşam çevresindeki akranlarından oluşuyor. Türkiye’de bu durum sessizlik kültürü ve bilmeme psikolojisiyle açıklanabilir. Öğrenciler yetişkinlere bilgi verdiklerinde damgalanma, dışlanma veya misilleme korkusu yaşıyor; okul ortamı güven yerine korku üzerine kuruluysa sessizlik norm hâline geliyor. Yetişkinler ise endişe verici davranışları görse bile “Bu kadar ciddi değildir”, “Karışmayayım” veya “Yanlış anlamışımdır” gibi gerekçelerle çoklukla hiç harekete geçmiyor. Ülkemizde harekete geçen eğitim profesyonelleri de veliler ya da yetkililer tarafından şu ya da bu şekilde engelleniyor ya da görmezden geliniyor. Bununla birlikte bu tür saldırıları önlemenin yolu, yalnızca bilgi toplamak değil, bilgi akışını engelleyen psikolojik bariyerleri kaldırmaktan da geçiyor.
Çok katmanlı bir krizin patolojik bir çözümü olan bu saldırıların arkasında birçok neden olduğu kuşkusuz! Raporlara göre, bireysel katmanda anlam krizi, narsisistik yarık ve umutsuzluk öykülerine hapsolma; ilişkisel katmanda dışlanma ve tanınmama; kurumsal katmanda sessizlik kültürü, profil yanılgısı ve gözetim; toplumsal katmanda şiddet kültürü, silah erişimi ve medya teşviki; varoluşsal katmanda ise dünyadan kopuş ve anlamsızlık hissi yer alıyor gibi. Türkiye özelinde bunlara öğretmenlerin ve rehberlik servislerinin yeterince dinlenmemesi, okul yönetimlerinin bakanlıkça güvenlik ve önleme konusunda yalnız bırakılması, velilerin ve yakın çevrenin silah saklama konusunda denetlenmemesi ve politik iktidarın gençlerin umutsuzluk öykülerini görünmez kılmasını da eklemek gerek.
Saldırgan profili aramak yerine süreci yönetmeye odaklanan bir yaklaşım, tehdit beklemek yerine davranışı izlemeyi; tehdit olmasa bile endişe verici davranışları araştırmayı gerektirir. Profili bırakıp sürece odaklanmak demek, kişinin kim olduğuna değil ne yaptığına bakmak demektir. Bunun için bilginin gizlenmek yerine paylaşıldığı, susmak yerine konuşarak sessizliğin kırıldığı; bilgi akışını tıkamak yerine onu tıkayan engellerin kaldırıldığı bir yaklaşımla hareket etmek gerekir –bu tür saldırılardaki fikir ile eylem arası sürenin kısalığına dikkat ederek çok hızlı hareket etmek gerekir! Dahası, bu tür önleyici her müdahalenin etik bir endişeyle, insan onuruna saygılı, damgalamayan ve gizliliği koruyan bir çerçevede yapılması da gerekir. Nihayetinde bu, birçok bileşenin iş birliği içinde hareket etmesi gereken karmaşık bir strateji planlamasıdır; acil durum prosedürleriyle yetinmek yerine önleyici tedbirler geliştirmeye odaklanan bir planlama.
Peki bunu mu yapıyoruz? Hayır! Yine bazı yüzeysel yöntemlere güvenerek aynı yanlışı farklı bir biçimde yeniden inşa ediyoruz. Farkındalık kampanyaları ve sıfır tolerans gibi dünyadaki hemen her raporda açıkça hiçbir karşılığı olmadığı saptanan klişe önlemlerden söz ediyoruz yine!
Bu saldırılara karşı olası her çözüm, olumlu okul iklimi kuran önleyici programlardan geçer. Olumlu okul iklimi de öğretmenlerin yetkilerini kısıtlamak değil artırmaktan! Veli yetkisini artırıp öğretmen yetkisini azaltan uygulamalarıyla eğitim tarihimize bir kâbus gibi çöken eğitim politikalarıyla bunu yapmak elbette mümkün değildir.
Dünya genelinde okullardaki silahlı olayların neredeyse onda yedisinde silah evden alınmış durumda ve çoğu ebeveyn çocuğunun evdeki silahın yerini bilmediğini sanıyor! Peki, Türkiye’de bu yıl yaşadığımız olaylarda silahlar nereden alındı acaba?
Açık olan şu: okullarımızı birer gözetim mekânına dönüştürerek bu saldırılara bir son veremeyiz! Okullar, bir gözetim mekânı değil bir tanınma, bir var olma mekânıdır. Okul saldırılarını önlemenin yolu, saldırgan profili aramaktan değil, süreci anlamak ve yönetmekten geçiyor. Aksi hâlde Manisa, Kahramanmaraş, Siverek ve Çekmeköy’ün tekrarlanması kaçınılmaz olacak ve yine aynı acıları yaşayacağız.
Kaynak: Cumhuriyet Son Dakika