Lokalin peşinde: Amsterdam
Bugünkü sorumuz şu: Eğer Amsterdam'da bir lokal gibi yaşasaydınız neler yapardınız ve nerelere giderdiniz? Pınar Aksu yazdı.
Bugünkü sorumuz şu: Eğer Amsterdam'da bir lokal gibi yaşasaydınız neler yapardınız ve nerelere giderdiniz? Pınar Aksu yazdı.
Geçtiğimiz haftalarda Amsterdam'ı lokallerin gözünden görebilme şansım oldu. Bundan sekiz sene önce Hollanda'ya taşınan arkadaşımı görmek ve aynı zamanda her yıl Amsterdam'da düzenlenen IBC 2026'yı ziyaret etmek için Amsterdam'daydım. Bu yazı serisinde turist meraklarından uzaklaşıp "eğer gerçekten bu şehirde yaşasaydım neler yapardım ve nerelere giderdim?" sorusuyla olabildiğince genel önerilerden uzaklaşacağım.
Çünkü ilgimi çeken; klasik Amsterdam listesinden biraz uzaklaşınca karşıma çıkanlardı. Deneyimlemekten keyif aldıklarımı sizinle paylaşmak isterim. Düzenli, ölçülü, kullanışlı İlk baktığımda şehir gözüme fazla düzenli geliyor, alışkın değilim çünkü… Kanallar boyunca yan yana sıralanmış dar ve yüksek evler, birbirinden farklı cephelerine rağmen aynı bütünün parçası gibi.


İlk 1275'te adı kayıtlara giriyor; 17. yüzyılda ise ticaret ve nüfus patlayınca şehir, bugünkü merkezini belirleyen büyük genişleme projesine girişiyor. Herengracht, Keizersgracht ve Prinsengracht'ın oluşturduğu kanal kuşağı yalnızca güzel görünsün diye değil, büyüyen şehre yeni bir düzen vermek için kuruluyor. Bugün yürürken gördüğümüz o kusursuzluk hissinin arkasında aslında oldukça pragmatik bir şehircilik var.
Evler dar ve yüksek çünkü parseller böyle planlanmış. Kanallar bir manzara unsuru olmadan önce ulaşım ve ticaretin parçası. Mahalleler yalnızca güzel görünmek için değil, şehir büyüsün diye kurulmuş. Amsterdam'ın bana ilginç gelen tarafı da burada başlıyor: Şehir, tarihini sergilemek yerine hâlâ onun içinde yaşıyor. Bir ağacın gövdesi gibi büyüyen bir şehir.
Kanallar boyunca yan yana sıralanmış dar ve yüksek evler, birbirinden farklı cephelerine rağmen aynı bütünün parçası. Her şey olması gerektiği gibi anlayacağınız. Botel'in kıyısında başka bir Amsterdam NDSM'de bu dönüşüm daha net görünüyor. NDSM tersane bölgesi alternatif bir kültür ve sanat merkezi.
Bir zamanlar gemilerin üretildiği dev tersane alanı bugün sanatçıların, yaratıcı sektörlerin, restoranların ve etkinliklerin bulunduğu bir bölge. Fotoğraf NDSM'nin ilginç giriş kapısını gösteriyor. Eski sanayi yapılarının arasından yürürken, Amsterdam'ın nasıl yaşlandığını değil, eskiyeni nasıl kullanmayı öğrendiğini gözlemliyorum.
Doğru okudunuz: Ücretsiz Centraal Station'dan NDSM'ye geçen feribota binmek de bu hikâyenin küçük bir parçası. Yayalar ve bisikletliler için ücretsiz olan feribot birkaç dakika içinde sizi şehrin başka bir yüzüne bırakıyor. Doğru okudunuz: Ücretsiz. Herkese ücretsiz... Diğer tarafta Amsterdam'da şehir içi toplu taşımaya 2026 itibarıyla 10,50 € günlük ayırman gerekir. Ulaşım Hollandalılar için de pahalı.
Genel olarak ulaşımın pahalı olmasından dertliler. Metro sık ve geniş hatlarla şehri sarıyor, yani en pratiği metro kullanmak. Resim NDSM'deki grafiti çalışmalarından birini gösteriyor. Kıyıda Botel... Bugünlerde Ukraynalı savaş sığınmacılarının geçici olarak kaldığı yerlerden biri...
Rusya-Ukrayna Savaşı'nın ardından Hollanda'nın farklı kentlerinde oteller, gemiler ve geçici konaklama alanları, ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan Ukraynalılar için barınma çözümünün bir parçası oldu. Botel de bu hikâyenin Amsterdam'daki örneklerinden biri. Fotoğraf gene NDSM'den bir eseri gösteriyor. Bunu özellikle belirtmek gerekiyor: Burası bir tecrit alanı değil. Bir mülteci kampı görüntüsü de yok.
Amsterdam'da suyun üzerinde yaşamak zaten başlı başına yabancı bir fikir değil. Kanal kenarlarında bağlı duran teknelerde yaşayan Hollandalılar var. Kimi için bu bir yaşam biçimi, kimi için şehir içinde kendine ait bir alan yaratmanın yolu. Londra'da da benzerlerini görebilirsiniz. Tekne evler, artık yalnızca alternatif bir romantizm değil; bazı insanlar için gerçek bir konut tercihi.
Botel'in hemen arkasında ise Amsterdam'ın başka bir hikâyesi başlıyor. Eski tersane yapıları. Grafitiler. Yeni restoranlar. Etkinlik alanları. Ve giderek pahalılaşan bir şehir. NDSM'yi sadece eski tersane ve sanat alanı olarak anlatmak eksik kalır; rıhtım boyunca kafe, bar ve restoranlar var. Noorderlicht daha bohem, sanatçı/yaratıcı çevre havası olan bir yer.
Küçük tabaklar 8–16 €, burgerler 18–20 €, ana yemekler yaklaşık 22–30 €, kahve €3,50–4,70, bira ise yaklaşık 4–6€ seviyesinde. Amsterdam'da konut bulmak bugün şehrin en büyük meselelerinden biri. Özellikle kiralık konut piyasasında arzın sınırlı, talebin yüksek olması, şehirde yaşamayı giderek daha zor ve pahalı hale getiriyor. Temelde aynı şehirde, barınmanın birbirinden çok farklı biçimleri...
Bi'şeyler yiyelim - Bir Amsterdam akşamı Hollanda'nın Endonezya ve Surinam başta olmak üzere eski kolonileriyle kurduğu tarihsel bağlar, Amsterdam'ın kültürel dokusunda hâlâ çok görünür. Hollanda'nın nüfusunun yaklaşık yüzde 17'si ülke dışında doğmuş. Üstelik bu oran yalnızca bugünkü hareketliliği anlatıyor. Bunu önce yemeklerde fark ediyorsunuz.
Endonezya mutfağı Amsterdam'ın gündelik hayatının o kadar doğal bir parçası. Surinam mutfağı, Karayipler, Ortadoğu, Afrika, İtalya, Asya ve tabii Türk mutfağı... Amsterdam'da mutfaklar yan yana durmuyor yalnızca; birbirlerine karışıyor. De Pijp tarafındaysanız Fa. Pekelhaaring'a uğrayın.
Burası gösterişli bir "Amsterdam'a gelmişken mutlaka gidin" restoranından çok, şehirde yaşayan birinin iyi yemek yemek istediğinde gidebileceği bir yer. İtalyan mutfağı ağırlıklı ama menü yalnızca makarna ve pizzadan ibaret değil. Açık kantin havasındaki mekanın iddasız dekoruna bir anda beklenmedik tatlar eşlik ediyor. Mekanı keyifli kılan bu.
İstiridye, bıldırcın ve tavşan eti gibi seçenekler restoranın klasik bir İtalyan trattoriasından biraz daha farklı bir yerde durmasını sağlıyor. Aynı zamanda vegan seçenekleri de bulunuyor. Güncel menüde primi tabakları yaklaşık €16,50–17,50, ana yemekler €24,50–29,50 civarında; üç tabaklık menü ise yaklaşık €52- €60 arası.
Bir şehrin yemek kültürünün ne kadar uluslararası olduğunu anlatmanın, bunun üzerine üç paragraf yazmaktan daha iyi bir yolu var: Sofraya, pazara bakmak. Ertesi gün aynı mahallede Albert Cuyp Markt'a gidiyorum. 1905'ten beri kurulan pazarın tezgâhları boyunca yürürken peynir, balık, sebze, meyve, kumaş, çiçek ve kıyafet birbirine karışıyor. Sonra sıra stroopwafel'e geliyor. Ama sıcak olanına.
Kaynak: Habertürk