İstanbul... Yağmur... Rant...
Önceki gün yaşadıklarımız, bundan sonra yaşayacaklarımızın da habercisi.
Önceki gün yaşadıklarımız, bundan sonra yaşayacaklarımızın da habercisi.

Tıpkı geçmişte yaşadıklarımız gibi. Balık hafızalı mıyız? Umursamıyor muyuz? Kaderci miyiz? Yoksa bu kente mecbur muyuz? Bilmiyorum. Bildiğim şu: İnsan eliyle yarattığımız iklim değişikliği, yine insan eliyle genişleterek, yükselterek, betonlaştırarak yaşanabilir olmaktan uzaklaştırdığımız İstanbul’u daha da sert vuracak.
İstanbul önceki gün gökyüzünden boşanan yağmurla bir kez daha felaketi yaşadı. Kimi ilçelerde metrekareye 100 kilogramı aşan, Beykoz’da 242, Eyüpsultan’da 190. 5, Sarıyer’de 187. 9 kilograma ulaşan yağış... Yollar göle döndü, altgeçitleri su bastı, insanlar mahsur kaldı. İlk açıklamalara göre 2 bin 518 ihbar yapıldı, 1277 su baskını ve 15 heyelan meydana geldi. Can kayıpları yaşandı. Evet, olağanüstü bir yağıştı.
İklim değişikliğiyle birlikte bu tür aşırı hava olaylarının daha büyük risk oluşturduğunu biliyoruz. Ama şu gerçeğin üzerini örtersek yine büyük yanılgıya düşeriz: İstanbul’u felakete sürükleyen yalnızca yağmur değil, yıllardır bu kente yaptıklarımız. Yağmur da sel de doğal olaylar.
Ama selin felakete dönüşmesinde insan eliyle alınan kararların, daha doğrusu yıllardır sürdürülen yanlış kentleşme politikalarının büyük payı var. ÖNCE GECEKONDU, SONRA İMAR AFFI İstanbul’un nasıl büyüdüğünü hepimiz iyi biliyoruz. Önce boş bir araziye gecekondu yapıldı. Yanına bir başkası, sonra bir başkası... Tek katlı yapılar yükseldi, mahalleler oluştu. Ardından imar afları geldi. Kaçak yapılar yasallaştı.
Sonra gecekondu döneminin yerini çok daha büyük ölçekli bir yapılaşma aldı. Rezidanslar, alışveriş merkezleri, dev konut projeleri... Yeşil alanlar küçüldü, toprak betonla kaplandı, dere yatakları daraltıldı. Kentin doğal su yolları yapılaşmaya teslim edildi. Ve her aşırı yağışta şaşırıyoruz! Oysa İstanbul’un dere envanteri yıllardır tehlikeyi gösteriyor.
İSKİ’nin 2023’te açıkladığı çalışmada 2 bin 772 dere incelendi. İstanbul’daki dere ve dere kollarının toplam uzunluğu yaklaşık 3 bin 919 kilometre. İSKİ yönetimi, derelerin önemli bölümünün imar düzenlemeleri veya işgaller nedeniyle değiştirildiğini, daraltıldığını açıklamıştı.
Daha çarpıcısı, 1997’de hazırlatılan bir İSKİ raporuna ilişkin haberlerde, incelenen 174 derenin 58’inin çok tehlikeli bulunduğu ve riskli alanların boşaltılmasının istendiği belirtiliyor. Neredeyse 30 yıl önce! Yani tehlikeyi bilmiyorduk diyemeyiz. Biliniyordu. Raporlar hazırlanmış, uyarılar yapılmıştı. Peki bu uyarılar karşısında ne yapıldı? Hangi dere yatakları korundu, hangileri yapılaşmaya açıldı?
Hangi imar kararlarıyla risk daha da büyütüldü? AYAMAMA’YI UNUTTUK MU? 9 Eylül 2009. Ayamama Deresi taştı. İkitelli, Halkalı, Basın Ekspres Yolu sular altında kaldı. 31 insan yaşamını yitirdi. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan , “Derenin intikamı ağır olur” demişti. Peki sonra?
2016’da aynı felaket bölgesinde, Basın Ekspres Yolu çevresindeki yaklaşık 60 dönümlük araziye yeni imar hakkı verildiği haberleri yayımlandı. Yalnızca Ayamama mı? Esenyurt’ta Haramidere, Kadıköy’de Kurbağalıdere, Beşiktaş’ta Ihlamurdere, Kâğıthane’de Cendere... İstanbul’un farklı bölgelerinde dere koridorları yapılaşma baskısı altında kaldı.
Bazı dereler beton kanallara alındı, bazılarının üzeri kapatıldı, taşkın alanları daraltıldı. Doğa intikam almaz. Ama doğanın işleyişini yok sayan kararların sonuçları vardır. DAHA GEÇEN HAFTA UYARMIŞLARDI Geçen hafta Cumhuriyet’in COP31 öncesinde düzenlediği iklim ve enerji yuvarlak masasında tam da bunları konuştuk.
Ayrıntılarını gazetemizde ayrıca yayımlayacağımız toplantıda yapılan uyarılar, önceki gün yaşananlardan sonra çok daha anlamlı hale geldi. İTÜ’den Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “Türkiye’de öyle kentler sonsuza kadar büyüyecekmiş gibi davranılıyor” diyordu. Ardından soruyordu: İstanbul’un yolları kaç otomobil taşıyabilir? Su havzaları ne kadar nüfusa yeter? Kentin taşıma kapasitesi nedir?
Kurumlar arasındaki kopukluğa da dikkat çekiyordu: “Sucular ayrı, enerjiciler ayrı, bir sürü sektör birbirinden farklı farklı planlamalar yapıyorlar.” Ve özellikle geçirgen yüzeylerin, suyun toprağa geçmesini sağlayan alanların önemini vurgulamıştı. İstanbul Enerji Genel Müdürü Yüksel Yalçın ’ın sözleri de düşündürücüydü: “Bu şehri biz şehir plancıları, inşaat mühendisleri ve mimarlarla beraber bozduk.
Şimdi yine aynı meslektaşlarımızla beraber çözmeye çalışıyoruz.” Yalçın, İstanbul’un nüfusunun uzun vadede 10-12 milyona indirilmesi gerektiğini savunuyordu. Çünkü ona göre kent, taşıyabileceğinden daha fazla nüfusu, binayı, otomobili ve altyapı yükünü sırtlanmış durumda.
Bu hedefe ulaşmak için kentin daha fazla yapılaşmasının sınırlandırılması ve Türkiye’de sanayiyle istihdamın dengeli biçimde dağıtılması gerektiğini söylüyordu. Ve önemli bir noktaya dikkat çekiyordu: “Siz şimdi kaç kişinin 10 yıl sonra yaşayacağı İstanbul’unu bilmediğiniz bir ortamda İstanbul’un enerjisini, suyunu planlamaya çalışıyorsunuz.” Gerçekten de nasıl planlayacaksınız?
Bir yandan Kanal İstanbul gibi yeni yerleşim alanları ve büyük nüfus artışı yaratabilecek projeler gündeme getiriliyor. Yalçın, Kanal İstanbul’la birlikte bir milyonluk yeni nüfus baskısı oluşabileceği uyarısında bulunuyordu. Depreme dayanıklı bina yaparken kenti sele, kuraklığa, aşırı sıcaklara ve altyapı çöküşüne daha açık hale getiriyorsak buna nasıl dönüşüm diyeceğiz?
İstanbul’un sorunu yalnızca eski binalar değil. İstanbul’un sorunu, sürekli daha fazla bina üretmeyi kalkınma sanan anlayış. FELAKETİN SORUMLUSU KİM? Bu son yağışta alınan önlemler, erken uyarılar ve binlerce personelin müdahalesi sayesinde çok daha büyük bir felaketin önüne geçilmiş olması önemli. Sahada çalışanların hakkını teslim edelim. Ama afet yönetimi yalnızca felaket sırasında insanları kurtarmak değildir.
Asıl mesele felaket yaşanmadan önce riski azaltmaktır. İklim değişikliği küresel bir gerçek. Fakat dere yataklarına yapı izni vermek, yeşil alanları betonlaştırmak, kentin taşıma kapasitesini hesaba katmamak, imar aflarıyla yanlış yapılaşmayı ödüllendirmek siyasi ve ekonomik tercihlerdir. Bunların sorumluları var.
İmar planlarını değiştirenler, yapı yoğunluğunu artıranlar, denetim görevini yerine getirmeyenler, bilim insanlarının uyarılarını görmezden gelenler var. Ve bu sorumluluk yalnızca bugünün yöneticilerine ait değil. İstanbul’u bu hale getiren, onlarca yıldır birbirini izleyen merkezi ve yerel yönetimlerin kararları.
Kaynak: Cumhuriyet Son Dakika

