NAZA ve İyi Bir Küçük Asker, savaş ile iş dünyasındaki şiddeti sorguluyor
Venedik Festivali’nde gösterilen iki film, Gazze’deki yıkımın arkasındaki askeri mekanizmaları ve büyük şirketlerdeki psikolojik baskıyı ele alıyor. NAZA, İsrailli asker ve istihbarat görevlilerinin tanıklıklarıyla savaşın planlanışını incelerken, İyi Bir Küçük Asker iş dünyasında verimlilik adına insanın nasıl ezildiğini anlatıyor.
'NAZA' Mostra'nın sonuna geldik. Hem yorgunuz, hem de çok heyecanlı; hem öfkeli, hem de umutluyuz... Katıksız insan sevgisiyle, tepkisel ya da soğukkanlı nefretin yan yana olması; devlet politikası düzeyinde planlanan soykırımın ya da iş dünyasında hüküm süren psikolojik baskıların benzer soğuk mantığı... Hepsi, içerdikleri sert şiddet eşliğinde, perdelere peş peşe yansıdı.
Venedik Festivali, yine sinema sanatının ötelerinde, temel sorgulamara giden yolları açıyordu. Sinema sanatı angaje sinemayla yine kol kolaydı. Birliktelikleri, bu kez sanki daha fazla sarmaş dolaştı.
Image
İşte, son günlerde izlenen, adlarını bu gece ödül listesinde bulabileceğimiz, birbirinden çok farklı iki önemli politik sinema örneği: Yuval Abraham ve Rachel Szor'un, üç yıl süren yoğun bir çalışma sonunda kotardıkları ciddi ve son derece önemli belgesel bomba sayılabilecek nitelikteki NAZA ile, Fransız yönetmen Stéphane Brizé'nin, iş dünyasında yaşanan baskı ve psikolojik şiddete yeni bir bakış daha getiren İyi Bir Küçük Asker (Un bon petit soldat) adlı filmi.
SİVİLLERİ ÖLDÜRMEYİ KABUL EDEN SAVAŞ MANTIĞI... NAZA, yalnızca politik cesaretiyle değil, sinema ile araştırmacı gazeteciliği buluşturma biçimiyle de dikkat çeken, ciddi, önemli bir çalışma.
No Other Land” (2024) belgeseli ile Oscar kazanan İsrailli yönetmenler Abraham ve Szor'un bu son çalışması, 2023-2025 yılları arasında medya kuruluşları +972 Magazine, Local Call ve The Guardian tarafından yürütülen araştırmaların üzerine kurulmuş. The Guardian, aynı zamanda filmin yapımcıları arasında yer alıyor.
Yönetmenler, kimlikleri gizlenen 24 İsrailli asker ve istihbarat görevlisinin tanıklıklarını, üç yıl boyunca yaptıkları gizli çekimlerde kayda aldıkları görüntülerle harmanlayarak filme aktarmışlar.
NAZAnın asıl çarpıcılığı, Gazze'deki yıkımı ve soykırımı anlatırken, savaşın nasıl planlandığını, hedeflerin nasıl belirlendiğini, yapay zekâ ve gözetim sistemlerinin nasıl kullanıldığını apaçık anlatan, mesafeli bir dille yapmasında. Duygu sömürüsüne yer yok, gerek de yok burada. Adeta klinik bir çalışma söz konusu.
Tüm bu dehşetin, devlet terörünün arkasındaki askeri ve bürokratik mekanizma, sistemin içinde doğrudan görev almış olanların sözleriyle belirginleşiyor... Üstelik, duygusal manipülasyona başvurmadan, soğuk ve neredeyse akademik bir titizlikle yapıyor bunu. Bu noktada, gazetecilik ile belgesel sinema arasındaki sınırlardan da söz etmemiz gerekiyor.
Çünkü, filmde anlatılanların büyük bölümü, daha önce yayımlanan araştırma yazılarının da konusu olmuştu. Ancak, tanıklık edenleri, yani bu katliamları gerçekleştiren insanları, sesleri değiştirilmiş yüzleri gizlenmiş de olsa, bedensel varlıklarını görerek dinlemek, izleyici üzerinde çok daha sert bir etki yaratıyor.
NAZA, sadece Ne oldu sorusunu değil, Bu nasıl mümkün oldu sorusunu da beraberinde getiren çarpıcı bir film ve Altın Aslan ödülü için en güçlü adaylardan biri olarak görülmesi, bu nedenle hiç de şaşırtıcı değil. SUS, BAŞINI EĞ VE YÜRÜ!...
Fransız sinemasının, toplumsal ve politik kaygıları olan yönetmenlerinin başında gelen Stéphane Brizé'nin (1966) filmi Un bon petit soldat, başka bir cephedeki şiddete, iş dünyasında verimlilik adına yaşanan baskılara ve psikolojik şiddete eğiliyor. İnsanın ve insani değerlerin nasıl ezildiğini anlatıyor.
La Loi du marché, En guerre ve Un autre monde gibi önceki filmleriyle çalışma hayatında gözlemlenen iktidar ilişkilerine el atan yönetmen, bu kez büyük bir sigorta şirketinin içine taşıdığı kamerasıyla, çağdaş kapitalizmin işleyiş biçimini gözler önüne seriyor. Alba Rohrwacher'ın canlandırdığı Carla karakteri, son derece başarılı, hırslı ve çalışkan bir insan kaynakları yöneticisidir.
Görevi, kâğıt üzerinde, çalışanların mutluluğu ile şirketin performans hedeflerini bağdaştırmak olarak tanımlanmıştır. Ancak, Carla'nın önüne gelen belgelenmiş bir mobbing vakası, bu iki kavramın aslında ne kadar birbirine zıt olduğunu ortaya çıkarıverecektir. Carla, sorunu çok iyi görmekte; ahlaki ve hukuksal bir meseleye dönüştürmeden, olabildiğince adil davranarak çözmeye bile çalışmaktadır.
Ancak, kendisi de hiyerarşik düzenin bir parçasıdır. Üstlerine itaat etmekle, vicdanı arasında sıkışıp kalır... Brizé'nin en büyük başarısı, Carla'yı sisteme karşı kahraman bir muhalif olarak gösterme tuzağına düşmemiş olmasında. Temelde, Carla da o sistemin bir parçasıdır; belki karşı koymak ister ama, karşı koyacak gücü yoktur; kendisi de sistemin esiridir...
Şirketin kullandığı dil -performans, verimlilik, uyum, mutluluk, insan kaynakları- giderek insanı kendisinden soyutlayan bir dile dönüşür. İnsanlar orada, gözlerimizin önündedirler ama, insanın kendisi yoktur; o denli şeffaflaşmıştır... Üstelik, Stéphane Brizé bu ağır eleştiriyi kuru bir ideolojik bildirgeye de dönüştürmemiş.
Tam tersine, içerdiği kara mizah, grotesk durumlar ve neredeyse absürdleşen şirket ritüelleri, getirdiği eleştirinin etki gücünü daha da artırıyor. Rohrwacher'ın kırılgan ve karmaşık Carla karakterini çok iyi canlandıran incelikli performansı da, filmin bu gece ödül sahnesinde yer alabileceğine işaret etmekte PEKİ ALTIN ASLAN KİME VERİLECEK?
Festival boyunca bizim için öne çıkan filmler arasında, Martin McDonagh'ın Wild Horse Nineı, Shinya Tsukamoto'nun Mr. Nelson, Did You Kill People? ı, Cédric Kahn'ın 15/18i, Nanni Moretti'nin Succederà questa nottesi ve Lee Chang-dong'un Possible Loveı da vardı. Bunlara şimdi NAZA ile Un bon petit soldatyı da eklemek gerekiyor.
Her biri başka bir sinema anlayışını temsil eden filmler: siyasal taşlama, tarihsel hesaplaşma, psikolojik dram, aşkın ütopyası, sınıf ve iktidar ilişkileri, kurumsal kapitalizmin eleştirisi ve nihayet savaşın içinden gelen kahredici tanıklıklar...