Demokrasinin pazarlık masası
Önceki gün gazetemiz Cumhuriyet’te yayımlanan Financial Times’ın Türkiye üzerine yazısı, aslında uzun zamandır bildiğimiz bir gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi...
Önceki gün gazetemiz Cumhuriyet’te yayımlanan Financial Times’ın Türkiye üzerine yazısı, aslında uzun zamandır bildiğimiz bir gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi...

Önceki gün gazetemiz Cumhuriyet’te yayımlanan Financial Times’ın Türkiye üzerine yazısı, aslında uzun zamandır bildiğimiz bir gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi: Batılı ülkeler, Türkiye’nin Ortadoğu’daki stratejik konumu ve Rusya karşısında üstlendiği rol nedeniyle ülkedeki demokratik gerilemeyi eleştirmekten büyük ölçüde kaçınıyor. Ne kadar tanıdık bir hikâye!
Anlayacağınız demokrasinin bir piyasa değeri olduğunu biliyorduk. Ama görünen o ki uluslararası ilişkiler borsasında hangi ülkenin demokrasisinin kaç para edeceği de hesaplanıyor. Peki, o zaman hukukun üstünlüğü hangi diplomatik toplantının gündeminde unutuldu? Demokrasi hangi savunma anlaşmasının dipnotuna dönüştürüldü? Aslında mesele bizimle ilgili değil.
Batı’nın demokrasiyle kurduğu tarihsel ilişkide büyük bir sıkıntı var. Dünya siyasetinin yakın geçmişi, demokratik değerleri savunduğunu ilan ederken otoriter yönetimlerle işbirliği yapmaktan çekinmeyen devletlerin örnekleriyle dolu. Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya uzanan geniş coğrafyada, halkların özgürlük talepleri çoğu zaman büyük güçlerin güvenlik hesaplarına kurban edildi.
Çünkü söz konusu olan enerji yollarıysa, askeri üslerse, silah satışlarıysa, ticaret koridorlarıysa demokrasi birdenbire ertelenebilir bir meseleye dönüşebiliyor. Üstelik bunu Batılı ülkeler kendileri de yaşadı. Nasıl mı? *** Masamın üstünde siyah-beyaz bir fotoğraf... Bir adam delici bakışlarıyla karşımda duruyor. Briyantinli saçlarını arkaya doğru taramış. Yuvarlak çerçeveli gözlüğünün ardında olabildiğince sakin.



Adı: Hans Litten. 1931 yılında Hitler ’i mahkemede sorgulayan bir hukuk adamı. Her şey henüz Hitler’in Alman kamuoyuna, yargı ve hukukuna temiz göründüğü sırada başlıyor. “Kahverengililer” ya da “SA” olarak bilinen paramiliter yapının, Berlin’de komünistlerin toplandığı “Eden Palace” a yaptığı saldırının davası Alman mahkemesinde görülüyor. Hitler, tanık olarak çağrılıyor.
Litten’in tek amacı var: Nazilerin bu saldırıyı parti doktrinleri ile yaptığını kanıtlamak. Bu sayede faşizmin Almanya’daki gerçek yüzünü ortaya çıkarmak. O zamana kadar Hitler’in kanunlara ve demokrasiye saygılı olduğu yönünde çizdiği imajın arkasındaki gerçek yüzünü, hatta ikiyüzlülüğünü gün yüzüne çıkarmak. Hitler iktidara gelir gelmez nefretini ona yöneltiyor. Önce adeta “suç yaratarak” tutuklatıyor.
Yetmiyor, toplama kampına gönderiyor. Yetmiyor, sayısız işkenceye uğratıyor. Onca insanlık dışı uygulamaya direnemiyor Hans. En sonunda intihar ediyor. Daha doğrusu intihar ettiği öne sürülüyor. *** Son yıllarda Hans Litten’in yaşamını anlatan oyunlar yazılmış, belgeseller çekilmiş. Adına hukuk ödülleri verilmeye başlanmış. Bir de BBC yapımı film var: “The Man Who Crossed Hitler.”
Bir avukatın hukuk adına, adalet adına son nefesine kadar çırpınışının öyküsü bu. Ardında ise oğlunu kurtarmak isteyen bir annenin feryadı var. Onun peşinden koşan... Yabancı diplomatlarla görüşen... Yardım isteyen bir kadının çaresizliği nefes almamızı zorlaştırıyor. En sonunda Bayan Litten İngiliz büyükelçisi ile konuşuyor. Anne, İngiliz büyükelçisine “Evladım, ölüyor!” diyor.
Büyükelçi ise “Zaten sıkıntılı olan iki ülke ilişkilerini daha da felce uğratamayız!” Anlayacağınız, Litten göz göre göre kurban ediliyor. Elbette devletler kendi güvenliklerini, ekonomik çıkarlarını ve bölgesel dengeleri gözetirler. Uluslararası ilişkilerin yalnızca ahlaki ilkelerle yürütüldüğünü düşünmek saflık olur. Ama insan hakları pazarlık meselesi midir?
*** Bizim gibi ülkelerde Hans Litten’in macerası bir hayli tanıdık. Oğlunun peşinden yıllarca koşan anaları, bacıları biliyoruz. Yakınının kemiğini bulmak için çırpınanların çaresizce gözyaşlarında taşıyoruz. Kimi zaman bir şarkıda yer buluyor acılar kimi zaman bir dizede. Ne diyordu Kemal Özer, “Oğulları Öldürülen Analar” da: “Bir yanda kılıç gibi keskin bir acı/ bir yanda dünya.”
Öte yandan cezaevine giden pek çok gazeteci, aydın ve seçilmiş siyasetçi geçti yaşamımızdan. Dün de öyleydi. Bugün de... *** Sokrates ’e düzeni çimdiklediği için öldürücü baldıran zehrini içirdiler. Sacco ile Vanzetti ’yi, ABD’de yargılayıp idam ettiler; iki göçmen işçinin davası, adaletin sınıfsal önyargılarla nasıl yaralanabileceğinin simgesi oldu.
Bruno ’nun engizisyon yargıcına söylediği son söz, “Benim ölümümden benden daha çok korkuyorsunuz” dur. Camus her zamanki gibi haklıydı: “Adalet olmadan düzen olmaz!” *** Yaşadıklarımız, gelecekte iadeiitibar içerikli filmleri, oyunları, belgeselleri yaptıracak bizlere. Bir kez daha Hans Litten’i anımsayacağız.
O, “adalet” için başka ülkelerden, yapılardan medet ummanın sakatlığını bir kere daha fısıldayacak kulağımıza. “Kendi göbeğinizi kendiniz kesin!” diyecek. Biz bu ülkede adaleti sağlamak için çaba göstermek ve tesis etmek zorundayız. Yaşamak için başka şansımız yok. Bilmem anlatabildim mi?
Kaynak: Cumhuriyet Son Dakika