Haber detayı
Haberin ayrıntıları
Yeni romanı raflarda yerini almadan iki gün önce buluşuyoruz Ahmet Ümit’le. Buluşmaya giderken onlarca soru vardı aklımda... Ama önce bu 27’nci kitabı ve 16’ncı romanının heyecanını soruyorum. “37 yıl olmuş. Bu 27 kitabın ardından asıl önemli olan o ilk kitabın çıktığı zaman, ben 29 yaşındayken hissettiğim o duyguyu kaybetmemek” diyor.
◊ Polisiye, arkeoloji, mitoloji ve göçmenlik. Yeni kitabınızda da bunları ustaca harmanlıyorsunuz. Bunu yapabilmek için bir yazarın en çok neye ihtiyacı var sizce; araştırma disiplinine mi yoksa kurgu becerisine mi?
Hepsi lazım. Öncelikle benim yazım tarzımı anlatayım. Bir fikir var; mesela bu romanda Roma’yı anlatmak istiyorum. Neden Roma’yı anlatmak istiyorum? Çünkü Roma’nın aslında en önemli şehirleri belki de İtalya’dan fazla Türkiye’de. İstanbul, Antakya, Efes, Antalya, Tarsus çok önemli Roma şehirleri... Ben de bunu merak ediyordum. Kalıntılarını görüyoruz, okuyoruz... Bu bir fikir. Peki, bunu nasıl anlatacağım? Onun üzerine bir mimari kurman, bir roman yapısı oluşturman lazım. Afrodisias kentini seçtim çünkü Afrodisias’ta bir karakter var: Zoilos. Bu adam Roma’ya köle olarak gitmiş ama Roma sarayında yükselmiş, imparatorun akıldanesi olmuş, imparator onu azat etmiş ve çok büyük bir servet vermiş. Bütün bunları anlatmak için birkaç şey bilmek gerekiyor. Birincisi, arkeoloji. Arkeoloji konusunu ben daha önce çok yazdım ama Roma meselesini bilmiyordum. Roma üzerine çalışmaya, bu konuda uzman kişilerle görüşmeye başladım. Kutalmış Hoca var (Zeugma Kazı Başkanı Prof. Dr. Kutalmış Görkay), Felix Pirson (Pergamon Kazı Başkanı) var, Afrodisias kazısını yürüten insanlar var, arkeolog Murat Ağır mesela. Sonra okumalara başladım. Sadece okumak yetmez; geziler yapmam, Roma’yı tanımam gerekiyordu. Roma’ya gittim defalarca. Bir rehber eşliğinde çalıştım. Bütün bunun sonunda hikâye şekillenmeye başladı.
◊ Kitabı okurken daha önce Roma’ya gitmiş olsa bile tekrar gitmek isteyecek insanlar olacağını düşünüyorum...
Aslında Roma sadece Roma’da değil. Mesela Mithra kültürü Roma’da var ama Antep’te de var. Antep’te Mihtra Mağarası var. Roma dediğimiz şey her yerde yaşıyor aslında. Çok büyük bir imparatorluk. Antep’te de var, Diyarbakır’da Zerzevan Kalesi’nin böyle olduğu söyleniyor, Tarsus’ta var, Antalya’da... Mithra çok büyük, çok önemli bir din, bir pagan kültürü. Bunları öğreniyorsunuz. Bir roman yaratırsınız, karakterler canlandırırsınız, hikâye anlatırsınız. Ama artık yazarın entelektüel olması zorunlu. Mithra’yı anlatacaksanız bilmek zorundasınız. Afrodisias’a gitmek zorundasınız. Roma’yı anlatacaksanız Rönesans’ı, müziği, heykeli, Leonardo da Vinci’yi, Michelangelo’yu, Raffaello’yu... Bunların hepsini bilmek zorundasınız.
◊ ‘Kayıp Tanrılar Ülkesi’nden tanıdığımız, Berlin Emniyet Müdürlüğü’nde görev yapan Türk kökenli Başkomiser Yıldız Karasu yeni romanınızın ana karakteri...
Yıldız Karasu çok enteresan bir karakter. Biliyorsunuz Berlin’de seçimler oldu. Elif Hanım (Elif Eralp) kazandı. Anası-babası politik göçmen olarak oraya gitmiş. Hem Türk kökenli biri hem de kadın; iki kere ötekileştirilmiş yani... Büyük bir başarıya imza attı. Yıldız Karasu da öyle. Orada bir başkomiser. Yıldız’ı özellikle seçtim. Kadınlara karşı elbette özel bir ayrımcılığım var. İlk çağlarda Çatalhöyük’te ana tanrıça figürü vardı, kadınlar hâkimdi. Fakat çok uzun bir zamandır erkekler hâkim. Kadınlar ne yazık ki bence çağımızın ezilen kesimi. Yıldız Karasu devam edecek. Birkaç kitap sonra belki Kahire’ye gidecek.
◊ Karakterlerle kurduğunuz uzun soluklu bağı da sormak istiyorum...
27’nci kitabım. Yazar sıkılır, o nedenle çeşitlemek, farklı karakterler yaratmak lazım. Farklı arkadaşlar gibi... Nevzatım var. Onunla oturuyoruz, konuşuyoruz. Onu yarattığım zaman onun evreninde yaşıyorum. Şimdi bir de Yıldızım var. Yıldız Karasu’yu gitmek istediğim şehirler olduğu zaman göreve çağıracağım. Nevzat’la zaten İstanbul’dayız, onunla başka bir muhabbet içerisindeyiz. Ve tabii başka karakterler var. Fatih Sultan Mehmet’i yazdım, Şehsuvar Sami var, Müştak Serhazin var. Bunların hepsi gerçekten bir yerde yaşıyorlarmış gibi geliyor. Bu duyguyu da bana okurlarım veriyor. ‘Ali’yle Zeynep ne yapacak’, ‘Thobias Yıldız’a âşık mı’ diye...
◊ ‘Roma’nın Beş Günü’nde felsefi bir suç çetesiyle karşı karşıyayız. Miran, Angelo ve Ruben sanatsal cinayetlere imza atıyorlar. Hem entelektüel hem tehlikeliler...
Angelo, Kızıl Tugaylar üyesiymiş, Kızıl Tugaylar’ın CIA ile işbirliği yaptığını öğrenmiş, arkadaşları öldürülmüş. Ruben Basklı, Franco faşizmi döneminde ailesine müthiş baskılar yapılmış. Miran’ın annesi-babası Bosna’da Sırplar tarafından öldürülmüş. Yani şiddetin içinden gelen insanlar, politik hiçbir görüşleri yok. Şöyle düşünüyorlar: Dünya vahşi, acımasız bir yerdir ve biz kötüleri para karşılığı öldürerek var olacağız. Aslında bu fikri bana Jack London’ın ‘Cinayet Şirketi’ romanı verdi, kitapta da bahsettim. Bunlar sadece dünyanın ne kadar kötü olduğunu anlatmam için kullandığım araçlar. Dünya o kadar kötü bir yere geldi ki, artık insan öldürmek vicdanları sızlatmıyor. Gazze’de insanlar öldürülüyor, kimsenin umurunda değil, hatta destekliyorlar onları. İnsanlar artık birbirlerinin derdiyle ilgilenmiyor, sorunlarıyla ilgilenmiyor. Cinayetler sıradanlaştı, ölümler sıradanlaştı, katliamlar sıradanlaştı. Biraz bunu anlatmak istedim.
◊ Modern insanın güç tutkusunu sorgulamak için aslında Mithra bir ayna görevi görüyor...
Düşünceniz son derece doğru. Mithra sadece erkeklerden oluşan bir topluluk ve kendilerince bir anlam yaratmışlar. Mithra dininin kökeni Hindistan’a uzanıyor, çok eski İran’a uzanıyor ama Roma Mithra’sı başka bir Mithra. Burada artık bir tür masonik yapılanma, erkekler arası dayanışma söz konusu. Vahşi de... Boğayı kesiyorlar, kanında yıkanıyorlar. Bunlar var. Bizim üç katilimiz de aslında onlar gibi ama onların dini yok. Onlar hayatta kalalım, sevdiğimiz işi yapalım, müzik yapalım, ama kötüleri öldürelim, oradan gelen parayla hayatımızı sürdürelim, hatta oradan gelen paranın bir kısmını da, ne bileyim işte, Greenpeace’e yollayalım diye düşünüyorlar. Üçümüz birbirimize yeteriz diyorlar; ‘Müzik, sanat bizi birleştiriyor... Diğer yandan dünyanın ne olduğunu gördük, vahşeti gördük. Bu vahşetle bizim mücadele biçimimiz de sofistike cinayetler işlemek, paramızı almak, hayatımızı sürdürmek’...
◊ “Bizi mutlu kılacak tek şey uyumdur. Aklımızın, irademizin ve arzumuzun uyumu” cümlesi dikkatimi çekti. Sizin mutluluk tanımınız nedir?
Bu tanım benim de tanımım. Benim kendimle ilgili ve dünyayla ilişkimdeki hayat görüşüm çok basit. Samanyolu galaksisinde, bildiğimiz kadarıyla zeki yaşam formunun olduğu bir gezegende yaşıyoruz. Ben burada dünyaya gelmişim. Bir kere bu benim için bir mutluluk nedeni. Bu bana sunulmuş bir armağan ve biliyorum ki geçici. Hatta buradaki yaşam da muhtemelen geçici. Bir süre sonra Samanyolu galaksiside Dünya da yok olacak. O nedenle burada olmak başlı başına bir mutluluk kaynağı bence. Birinci melese bu. Hırslara yenilmemek lazım. Hırs korkunç bir şey. İnsanın yetinmeyi bilmesi lazım. Yetinmeyi bilmek derken şunu kastetmiyorum: Biri size zulmediyorsa buna yetinmeyin tabii. Yanlış bir hayat sürüyorsanız buna yetinmeyin, değiştirin. Kötü bir durumla karşı karşıyayız, boyun eğmeyin. Ama belli koşullar varsa, belli standartlarınız varsa, sağlığınız yerindeyse, iyi bir geliriniz varsa, bunu geliştirin ama daha da abartmaya çalışmayın, çünkü mutsuz olursunuz. Mutluluğu hedeflemenin sonucu mutsuzluktur. Asla mutluluğu hedeflemeyin, yapmayın. Yaşamaya çalışın ve anlamlı yaşamaya çalışın. Mutluluk arada gelip gidecektir zaten. Sürekli mutluluk yok. Yaşamın anlamı olması lazım ve bu anlamlar için mücadele etmemiz gerek. Bu evinizdeki sardunyayı canlandırmak da olabilir, hasta kedinizi iyileştirmek de olabilir. İnsanlar için kan vermek de olabilir. Haklı bir davayı desteklemek de olabilir. Ama bir anlamı olması lazım. Bu anlamın içerisinde de şu çok şart: Düşüncelerinizle davranışlarınızın, düşüncelerinizle duygularınızın eninde sonunda bir uyum içinde olması... Eninde sonunda diyorum çünkü bu çatışmadır. Bu çatışma olmadan hayat olmaz. İnsan seçmek zorunda olan bir hayvandır. Seçme şansımız var; zeki olduğumuz için. Bu seçimler hep olacak.
◊ Yeni romanınızda da sinematografik dil hissediliyor. Bir film ya da dizi projesi gündemde mi?
‘İstanbul Hatırası’ dizi olarak çekildi. Muhtemelen 2027 yılında yayımlanır. ‘Aşk Köpekliktir’ hikâyem var, onun tiyatrosunu yapıyoruz Zorlu’da. Ocakta sahnelenir gibi planladık. Yıldız Karasu hikâyesinin ilk romanı olan ‘Kayıp Tanrılar Ülkesi’ Berlin’de geçiyordu. Bir Alman şirketi dizi yapmak için haklarını satın aldı. Onlar Almanya’da, Berlin’de yapmak istiyorlar. Eğer bunu gerçekleştirirlerse arkasından Roma’yı da çekerler muhtemelen. Onlar olmasa bile şüphesiz ki tespitiniz doğru. Filme çok uygun bir metin bu. Çok güzel filmi olur, dizisi olur, hepsi olur.
◊ ‘Sis ve Gece’ romanınız izinsiz olarak İran’da diziye uyarlandı ve hukuki süreç başlattınız...
Kaynak: Hürriyet