Bir heykelin kokusu nasıl olur?
Yüzyıllarca sanatın dışında tutulan koku, güncel sanatın en güçlü malzemelerinden birine dönüşerek izleyiciyi bakmanın ötesinde hatırlamaya ve hissetmeye çağırıyor.
Yüzyıllarca sanatın dışında tutulan koku, güncel sanatın en güçlü malzemelerinden birine dönüşerek izleyiciyi bakmanın ötesinde hatırlamaya ve hissetmeye çağırıyor.

Sanat tarihi, büyük ölçüde gözün tarihidir. Mağara duvarlarındaki boyalardan Rönesans fresklerine, empresyonistlerin ışığından bugünün dijital ekranlarına kadar sanatı hep bakarak anladık. Müzeler de buna göre kuruldu: Mesafeli durulan, sessizce izlenen, dokunulmayan yerler. Bu düzende koku ya hiç yoktu ya da bir kusur sayılıyordu.
Oysa son yıllarda giderek daha fazla sanatçı, izleyiciden eserine bakmasını değil, onu koklamasını istiyor. Fransız sanatçı ve tasarımcı Coco Brun’ün “Landscape Memories” (Manzara Anıları) isimli çalışması bunun en yeni örneklerinden biri. Üç seramik heykelden oluşan yerleştirme, güney İtalya’daki Puglia’nın denizini, toprağını ve bitki örtüsünü üç ayrı kokuyla anlatıyor.

Brun, Givaudan’ın parfümörü Laurène Sourdillon ile birlikte denizi temsil eden Marino’yu, yağmur sonrası toprağı anlatan Terra’yı ve Akdeniz bitki örtüsünden esinlenen Bosco’yu geliştirmiş. Üstelik bu üç koku bir araya geldiğinde önceden tasarlanmamış dördüncü bir koku ortaya çıkıyor. Hava akımları, ziyaretçilerin konumu ve kokuların birbirine karışma biçimi deneyimi sürekli değiştiriyor.
Çalışma, Aralık 2025'te Art Basel Miami Beach haftasında The Standard otelinde “Terra Aura” ismiyle sergilendi. Bu yakın tarihli örnek, kokunun sanat tarihindeki rolünü düşünmek için iyi bir fırsat. Sanatın öncelikle göze hitap ettiği inancının güncel sanatla birlikte kırıldığını biliyoruz. Peki bu dönüşüm nasıl gerçekleşti? SANATTA KOKUNUN YERİ Batı düşüncesi kokuya uzun süre kuşkuyla baktı.
Kant, kokuyu duyuların en “nankörü” sayıyor, onu estetik yargının dışında bırakıyordu. Hegel’e göre de yalnızca görme ve işitme “kuramsal” yani sanata yakışır duyulardı. Koku fazla bedensel, fazla geçici, fazla öznel bulunuyordu. Tablo ve heykel kalıcıydı, koku ise birkaç saat içinde uçup gidiyordu. Koku, sanatın çevresinden yine de hiç eksik olmadı.
Tapınaklarda yakılan tütsüler, kiliselerin günlük kokusu, sarayların gül suları dini ve törensel deneyimin ayrılmaz parçasıydı. Ancak bunlar sanatın kendisi değil, onu çevreleyen atmosfer olarak görüldü. Kırılma 20. yüzyılın başında avangart hareketlerle geldi.
İtalyan fütürist Carlo Carrà, 1913'te yayımladığı “Seslerin, Gürültülerin ve Kokuların Resmi” başlıklı manifestoda resmin yalnızca gözle sınırlı kalamayacağını ilan etti. 1938'de Paris’te, Marcel Duchamp’ın mekân düzenlemesini üstlendiği Uluslararası Sürrealizm Sergisi’nde ise şair Benjamin Péret’nin paravanların ardında kahve kavurduğu ve salonun bu kokuyla dolduğu anlatılır.
MALZEME OLARAK KOKU Sonraki on yıllarda koku, sanatın en cesur isimlerinin elinde bir malzemeye dönüştü. Joseph Beuys, 1960'lardan itibaren heykellerinde kullandığı hayvansal yağın zamanla değişip bozulmasını eserin bir parçası saydı. 1964 tarihli “Fat Chair”de (Yağ Sandalyesi) bir sandalyenin oturağına yerleştirdiği yağ, yıllar içinde rengini ve dokusunu yitirdi.
1992'de Rirkrit Tiravanija, New York’taki 303 Gallery’nin ofisini mutfağa çevirdi ve ziyaretçilere Tay usulü yeşil köri pişirdi. Galeriyi saran baharat kokusu, sanat ile gündelik yaşam arasındaki duvarı yıktı. Bugün koku dünyanın en büyük müzelerinde.
2021'de Anicka Yi, Londra’daki Tate Modern’in dev Türbin Salonu’nda havada süzülen makinelerin arasına her hafta değişen ve bölgenin geçmişini çağrıştıran kokular yaydı. Bir hafta Kara Veba’ya iyi geldiğine inanılan 14. yüzyıl baharatları bir başka hafta insanlardan çok önceki prekambriyen denizleri, bir diğerinde ise binanın elektrik santrali olduğu makine çağının kömür ve ozon kokusu salona yayılıyordu.
HATIRLAMANIN DUYUSU Kokunun sanattaki yükselişi rastlantı değil. Koku, belleğe en doğrudan ulaşan duyu. Bir kokunun bizi yıllar öncesine, bir mutfağa veya bir deniz kıyısına götürebildiğini hepimiz biliyoruz. Coco Brun’ün eserinin adının “Manzara Anıları” olması bu yüzden anlamlı: Brun, Puglia’yı göstermek yerine hatırlatıyor.
Ekranların gözümüzü durmadan meşgul ettiği bir çağda koku sanatı bizi başka bir dikkat türüne davet ediyor: Fotoğraflanamayan, kaydedilemeyen ancak orada bulunarak deneyimlenebilen bir sanat. Belki de kokunun yüzyıllarca kusur sayılan geçiciliği, bugün onu en değerli kılan özelliği.
Kaynak: Cumhuriyet Son Dakika
