Bir çocuk neden yanında bıçak taşır
Atlas Çağlayan davasında karar çıktı.
Atlas Çağlayan davasında karar çıktı.

Sanık E. Ç. , “çocuğa karşı kasten öldürme”, silahla tehdit ve 6136 sayılı Kanun’a muhalefet suçlarından toplam 18 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ben Atlas Çağlayan cinayetini daha önce birkaç kez yazdım. Mattia Ahmet Minguzzi ile Atlas’ın öldürülmelerindeki benzerlikleri anlatırken “Her şey aynı değil mi?” diye sormuştum. Aradan geçen zamanda bu soru ne yazık ki önemini kaybetmedi.
Tam tersine başka sorular da eklendi. Bugün Atlas davasında karar verildiğine göre artık bunları konuşmanın zamanı. Çünkü bu mesele yalnızca E. Ç.’ nin kaç yıl ceza aldığı meselesi değil. Bir çocuk neden yanında bıçak taşır? Ve daha önemlisi, o çocuk bir başkasını öldürene kadar çevresindeki yetişkinler ne görür, neyi göremez? Atlas davasında üzerinde durulması gereken bazı ayrıntılar var.
Sanığın telefonunda silah ve çakı fotoğraflarının bulunduğu belirtiliyor. Atlas’ın ailesi de olaydan önce bazı şiddet emareleri bulunduğunu dile getiriyor. Elbette bir fotoğraftan yola çıkarak bir çocuğu suçlu ilan edemezsiniz. Ancak geriye dönüp bakmak ve araştırmak da gazeteciliğin görevidir. * Örneğin sanığın daha önce karıştığı bir şiddet olayı var mıydı?
* Okulunda hakkında tutulmuş herhangi bir kayıt bulunuyor muydu? * Arkadaşları bıçak taşıdığını biliyor muydu? * Ailesinin bilgisi var mıydı? * Daha önce birini tehdit etmiş miydi? Bu soruların cevaplarını bilmiyoruz. Ama öğrenmeliyiz. Salim Kadıbeşegil’in bir tespitini aktarmıştım. “Yaptırım yoksa güç büyür.” O cümleyi hâlâ önemsiyorum. Akran zorbalığına yıllarca “Çocuklar arasında olur böyle şeyler” diye baktık.


Okuldaki kavgayı, tehdidi, harçlık almaları, bir çocuğun diğer çocuklar üzerinde kurduğu baskıyı çoğu zaman disiplin meselesi olarak değerlendirdik. Oysa bugün karşımıza çıkan tablo daha ciddi. Bıçak bazı gençler için neden bir korunma aracı, bazıları için güç göstergesi haline geliyor? Sosyal medyada silahla, bıçakla verilen pozların bu kültürdeki etkisi ne?
Bence bunlar sadece emniyetin değil; sosyologların, psikologların, eğitimcilerin ve ailelerin üzerinde durması gereken sorular. ATLAS’I HİÇ KİMSE UNUTMADI ATLAS’ın annesi Gülhan Ünlü’nün daha önce söylediği bir cümleyi bu köşeye taşımıştım. “Atlas’ı tanımanızı çok isterdim.” Ben de o gün şöyle yazmıştım. “Tanıyamadık. Ama bir ülke tanıdı onu.”
Kararın ardından Atlas Çağlayan davasının Türkiye gündeminin ilk sıralarına çıkmasını bu nedenle önemli buluyorum. Aylar geçtiği halde insanlar bu davayı takip ediyor. Mattia Ahmet Minguzzi’de de benzerini gördük. Bazı cinayetler üçüncü sayfa haberi olarak kalmıyor. Bir toplumun vicdanında yer ediyor. Bence gazetecilik açısından önemli olan da o toplumsal hafızayı sadece mahkeme kararları çıktığında hatırlamamak.
Mahkeme kendi işini yaptı. Şimdi başka kurumların ve bizim yapmamız gereken işler var. Atlas dosyasını kapatmak yerine biraz daha açalım. Sanığın geçmişine bakalım. Okuluna bakalım. Çevresine bakalım. Olaydan önceki işaretleri araştıralım. Ve sadece bu sanık üzerinden de gitmeyelim. Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine bakalım. İçişleri Bakanlığı’nın kayıtlarına bakalım. Çocuk suçluluğundaki değişime bakalım.
Uzmanlara soralım. Çocuklara da soralım. “Niye bıçak taşıyorsunuz?” Çünkü ben artık her olaydan sonra “Bu son olsun” demenin bir anlamı kaldığını düşünmüyorum. BELKİ DE O DÖNEM İSTİSNAYDI “UCUZ para dönemi bitiyor olabilir” deniliyor. Tahvil piyasasındaki son hareketler, yaşananların geçici bir panikten daha fazlası olabileceğini gösteriyor.
Ekonomistlerin “nötr faiz” dediği; ekonomiyi ne hızlandıran, ne de yavaşlatan faiz seviyesindeyiz. Üstelik mesele sadece Amerika değil. Japonya’nın 10 yıllık tahvil faizi yüzde 3’ü geçti. ABD’nin devlet borcu ise 40 trilyon doları aşmış durumda. IMF’ye göre küresel kamu borcu 2025’te dünya ekonomisinin yüzde 93. 9’una ulaştı. Yani dünya, bir yılda ürettiği kadar kamu borcu taşıyor.
Ve o borcun artık ciddi bir fiyatı var. Bir şirket bugün para kazanmasa bile “yarın çok büyüyecek” denilerek milyarlarca dolar değer biçilebiliyordu. Devletler rahatça borçlanıyor, insanlar düşük faizle ev alıyordu. Şimdi sermayenin yeniden bir fiyatı var. Üstelik yapay zekâ devrimi bu fiyatı aşağı değil, yukarı itiyor olabilir.
Belki önümüzdeki yılların en önemli ekonomik sorusu merkez bankalarının faizi çeyrek puan indirip indirmeyeceği olmayacak. Daha büyük soru şu. 2008 krizinden sonra başlayan sıfıra yakın faiz dönemine o kadar alıştık ki onu ekonominin doğal hali sandık. Belki çok özel, çok ucuz ve bir daha kolay kolay tekrarlanmayacak bir finansal parantezdi. Aslında yeni döneme girmiyoruz, eski normale dönüyoruz.
İNSAN KENDİ ‘SON SÖZÜNÜ’ KAYDEDEBİLİR Mİ BİR dijital platformda ilginç bir belgesel dizisi başladı. “Ünlülerin son sözleri...” Kadın hakları hareketini başlatan isimlerinin öncüsü Gloria Marie Steinem; o isimlerden biriydi. Formatta önemli kişiler hayattayken uzun bir söyleşi kaydediyor. Röportaj, kişi öldükten sonra yayımlanıyor. Steinem’ın bölümü de ölümünden iki gün sonra izleyiciye açıldı.
İnsan öldükten sonra başkaları konuşurdu. Belgesel yapılır; arşiv görüntüleri çıkar, yakınları anlatırdı. Şimdi ise kendi son sözünü yine kendisine bırakıyorlar. Galiba dijital çağ ölüm fikrini de değiştiriyor. Mesajları, videoları, podcast’leri, sosyal medya hesabı, AI avatarıyla insanlar ölse de bizlerle olmaya devam ediyor. Vaktiniz olduğunda izleyin.
Kaynak: Hürriyet