Haber detayı
Haberin ayrıntıları
O yıllarda henüz diziler patlamamıştı. Sinemanın bambaşka bir ağırlığı vardı.
Strazburg ve de sınırın öte yanından akın eden “gurbetçiler” , her yıl yapılan bu heyecanlı buluşmaya katılmaya can atardı. Geleneksel olarak film gösterimlerinin ardından izleyiciler, yakın plan görme fırsatı elde ettikleri yönetmenler ve de aktörlerle sohbet eder, onları soru yağmuruna tutardı.
Sonra şenliğin konukları ile büyük bir masada yemekler yenir, etkinliği örgütleyen tarihi Odyssee sinemasının yöneticisi Faruk Günaltay ’ın keyifli ev sahipliğinde gece yarılarına dek sohbet uzardı. Ben o buluşmalardan Berhan Şimşek’i, “boşluğun cismi” olarak hatırlıyorum. Yakışıklı, şık ama bomboştu. Jilet gibi takımlarına ve davudi sesine rağmen, hiçbir aurası, özgün enerjisi yoktu.
Ettiği tek bir anlamlı kelamı anımsamıyorum. Genelgeçer söylemleri, kalıplardan, ezberden öteye gitmezdi. O yıllarda tam... Berhan Şimşek’in nasıl olup da Minyeli Abdullah ’ın ardından “Deniz Gezmiş” i oynadığı tutkuyla tartışılmaktaydı. Sol, “Minyeli” yi oynamış bir aktörü hassaten damgalı addediyor, bu yüzden onu adeta “iki cihanda lekeli” sayıyordu.
Kendisine ilişkin hiçbir olumlu ve bariz bir izlenimim olmamasına rağmen bu tartışmayı basit buluyor, “Nasıl ya? Aktör dediğiniz her rolü oynar. Oyunla gerçek nasıl ayırt edilemez ki?” diyordum. Cumhuriyet’te birlikte çalıştığımız İpek Çalışlar, hiç unutmam bana “Nilgün burası Hollywood değil. Minyeli’yi oynayan, Deniz Gezmiş’i oynayamaz!” demişti. İpek, gitti ardından -heyhat!