Aynı oyunun yeni kutusu
Monopoly’nin unutulan geçmişi, fikirlerin zaman içinde nasıl dönüştüğünü ve yeni ambalajlarla yeniden karşımıza çıkabildiğini gösteriyor.
Monopoly’nin unutulan geçmişi, fikirlerin zaman içinde nasıl dönüştüğünü ve yeni ambalajlarla yeniden karşımıza çıkabildiğini gösteriyor.

Elizabeth Magie, 1904 yılında insanları eğlendirmekten çok biraz huzursuz etmek isteyen bir masa oyunu tasarladı. Oyuncular arsaları satın alıyor, kiraları artırıyor, rakiplerini yavaş yavaş yoksullaştırıyordu. Kazanan, masadaki herkesi iflasa sürükleyen kişiydi. Magie’nin amacı bu düzeni övmek değil, tam tersine toprak tekellerinin ve rantın nasıl işlediğini göstermekti.
Ne var ki kapitalizm eleştiriden pek alınmadı. Oyunu satın aldı, kutusunu değiştirdi ve milyonlarca eve sattı. Biz de yıllarca ailece birbirimizi iflasa sürükleyip eğlendik. İKİ SEÇENEK Magie, iktisatçı Henry George’un düşüncelerinden etkilenmişti. Oyunun iki ayrı kuralla oynanabilmesini istiyordu: Birinde servet tek elde toplanıyor, diğerinde refah daha geniş bir çevreye yayılıyordu.


İnsanlar, hangi düzenin nasıl bir sonuç verdiğini masanın başında kendi elleriyle görecekti. Ancak tarihin mizah anlayışı biraz kabadır. Yaygınlaşan sürüm, paylaşmayı değil tekelleşmeyi öğreten oldu. Eleştiri kayboldu, rekabet kaldı. Bugün Monopoly ismiyle bildiğimiz oyunun bu hikâyesi, 2024 yapımı “Heretic” filminin en çarpıcı sahnelerinden birinin merkezinde duruyor.
Hugh Grant’ın ürpertici bir nezaketle canlandırdığı Bay Reed, evine gelen iki genç Mormon misyonerin önüne farklı Monopoly kutuları diziyor. Önce özgün oyunu, ardından klasik Monopoly’yi, sonra da temalı yeni sürümleri gösteriyor. Her kutuda renkler ve kahramanlar değişse de kurallar aşağı yukarı aynı kalıyor.
Reed’e göre dinler de böyle: Önceki inançların yeniden düzenlenmiş, yeni isimler ve kahramanlarla piyasaya sürülmüş sürümleri. Eski hikâyeler yeni kutsal metinlere, eski mucizeler yeni peygamberlere taşınıyor. İddiasını öylesine sakin, düzenli ve kendinden emin anlatıyor ki insan bir an için önündeki bütün dinler tarihinin birkaç karton kutuyla çözüldüğünü sanıyor. Zaten tehlike de burada başlıyor.
DOĞRU DEĞİL İKNA EDİCİ Çünkü iyi bir benzetme, doğru olduğu için değil, kolay anlaşıldığı için ikna edici olabilir. Zihin, karmaşık bir düşünce önüne yalın biçimde konduğunda onu yalnızca daha kolay kavramaz, daha doğru bulmaya da eğilim gösterir. Oysa iki şeyin birbirine benzemesi, birinin diğerinin kopyası olduğunu kanıtlamaz.
Neredeyse bütün kültürlerde tufanlar, kahramanlar, kurbanlar, yeniden doğuşlar ve görünmeyen güçler vardır. Bunun nedeni doğrudan ödünç alma olabileceği gibi farklı toplumların aynı korkulara ve aynı sorulara benzer yanıtlar vermesi de olabilir. Bay Reed’in Mitra, Horus ve Krishna üzerinden kurduğu tarihsel zincirin bazı halkaları da bu yüzden hayli tartışmalıdır.
Öte yandan sahnenin gücü akademik sağlamlığından değil, anlatıcısının bizi düşünmekten çok teslim olmaya çağıran kesinliğinden gelir. Karşımızda gerçeği arayan bir insan değil, vardığı sonucu etkileyici örneklerle süsleyen bir hatip vardır. Aslında bu durum dinlerle sınırlı değildir. Siyasette, reklamda, medyada ve gündelik yaşamda aynı oyunu sık sık oynarız.
Eski vaatler yeni sloganlarla, eskimiş düşünceler parlak ambalajlarla, daha önce denenmiş başarısızlıklar “yeni model” etiketiyle önümüze gelir. Kutunun üzerinde bazen umut, bazen değişim, bazen de milletin yüksek menfaatleri yazar. İçinden çoğu kez aynı oyun tahtası çıkar. Yine de bir fikrin geçmişten izler taşıması onu değersiz kılmaz. İnsanlık neredeyse hiçbir şeyi bütünüyle sıfırdan kurmaz.
Diller, inançlar, bilimsel düşünceler, şarkılar ve yemekler…Hepsi kendilerinden öncekilerden bir şeyler alır. Önemli olan fikrin ilk kez kimin aklına geldiği değil, bugün neye hizmet ettiği ve yaşamlarımıza nasıl etki ettiğidir.
Kaynak: Cumhuriyet Son Dakika


