11 Eylül darbeleri ve saldırılarının ötesinde laik cumhuriyet vurgusu
Yazı, 1973 Şili darbesi, 1980 Türkiye müdahalesi ve 2001 ABD saldırıları üzerinden darbeler, güvenlik doktrinleri ve devletsizlik tartışmasını ele alıyor. Metin, bu süreçlerin aşılması için laik, demokratik, sosyal hukuk devleti ve eşit yurttaşlık temelindeki ulus-devlet anlayışını savunuyor.
Tarihin sarkacında bazı kesitler vardır ki, hem kendini tekrar eder, hem de bir bütünün parçalarını defalarca ifşa eder. 11 Eylül 1973’te Şili’de seçilmiş Salvador Allende yönetimini, ABD’nin desteğiyle darbeyle indiren Pinochet faşizmi, hem Güney Amerika’daki demokrasi umutlarını soldurmuş, hem de eski bir hesabı yeniden gündeme getirmiştir. Allende, demokratik bir çerçevede, Marksist bir yönetimi, ulusal ekonomiyi, anti-emperyalist bir vatanseverliği ortaya koyarken, aslında kıtadaki Bolivarcı anlayışın bir başka uzantısını simgeliyordu. ABD, 20. Yüzyılın 2. yarısında kurumsallaştırdığı ulusal güvenlik doktrinlerinde, darbeleri kendi siyasetinin resmi bir parçası yapsa da, 19. yüzyılda, 1823’ten beri devlet aklında yer alan Monroe Doktrini’nine titizlikle sahip çıkmaya çalışıyordu. Bir başka anlatımla, Güney Amerika’yı rakipsiz periferileştirmek ya da bu kıtayı arka bahçesi olarak görmek, kurumsal bilinç altında önemli bir rol oynuyordu. ABD, pek çok darbenin sponsorluğunu yaptı ancak 1973 darbesi, dediğimiz zeminde sembolik bir anlam taşıyordu. Antikomünizm zemininde, her tür milliyetçilik ve dini değerleri kullanarak, vahşi kapitalizmi, neo liberalizmi, sosyal hakları budayan bir piyasacı mantığı öne sürmek, bunların yerini kimlikçi politikalara ve rekabete ön açmak, bu operasyonun temeliydi. 1970’li yıllarda Batı dünyası, Ortadoğu kaynaklı 1973 ve 1979 petrol krizleriyle dünyayı da boğuştururken, ithal ikameci ekonomi yerine serbest piyasa ekonomisine, Lyotard’la birlikte post modernizme[1] yönelme, altın para sistemi yerine, spekülatif para sistemine geçiş ve fetişleştirilen antikomünizm, bu yüzeyi, Friedman’ın monetarist siyasalarıyla süslüyordu.
ABD ve NATO doktrinlerinde oluşturulan “milli güvenlik devleti” kavramı, aslında milli olmayan, küresel bir ağı ifade etmektedir. Üstelik bu ağda yer almak için illa NATO üyesi olmak gerekmemektedir. Tıpkı Şili örneğinde olduğu gibi. 12 Eylül 1980’de, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetime el koymasında, pek çok neden gösterilmektedir. Bülent Tanör hoca, müdahaleyi gerçekleştiren Milli Güvenlik Konseyi’nin adının, ABD’nin 1960’larda ürettiği ‘Milli Güvenlik Devleti Doktrini’[4]nden esinlenilerek konulduğunu belirtmektedir.[ 5] Aslında 1947 tarihli Ulusal Güvenlik Yasası (NSA) ile Ortak Savunma Konseyi’nin adı Milli (Ulusal) Güvenlik Konseyi olarak değiştirilmiştir, bu da bir başka esin kaynağıdır ve bu anlayış; siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel çerçevede, yaşamın her alanına müdahale eder.
Türkiye, müdahale öncesi, yaşanan ekonomik ve siyasal karmaşa, sokak terörü açısından, uluslararası alanda, kaygı verici boyutlarda izlenmekteydi. Zira, Türkiye SSCB’nin komşusu, tek NATO ülkesi olması dolayısıyla, iç istikrarını, silahlı kuvvetlerini güçlü tutmak durumundaydı. 1980’lerin başında, ABD; Türkiye, İran ve Afganistan üçgeninde, Afganistan’ı SSCB’nin işgali, İran’da İslam Devrimi’nin gerçekleşmesiyle, geriye kalan Türkiye seçeneğinin de ‘kaybedilmesi’ endişesini taşımaktaydı. Konuyla ilgili, ABD Başkanı Jimmy Carter, görevinden ayrıldıktan sonra yaptığı bir gezide Türkiye’ye uğradığında, 12 Eylül müdahalesiyle ABD’nin ferahladığını, Afganistan ve İran’dan sonra Türkiye’nin istikrarının da kendileri için son derece önemli olduğunu ifade etmiştir.[ 6] ABD’nin Milli Güvenlik Doktrini, 12 Eylül 1980 Müdahalesi’nin stratejik hedeflerini de şöyle belirlemiştir: Otoriter bir askeri rejim altında, antikomünizm ekseninde ‘Türk Milliyetçiliği’ ve İslami siyasetin bir arada tutulması, bu bağlamda bir yandan Atatürk Milliyetçiliği söylemi kullanılırken, bir yandan da ‘Türk-İslam Sentezi’nin benimsenmesidir. Bu siyasal ve ideolojik duruş, hem 12 Eylül yönetiminin, hem de ardından gelen ANAP iktidarlarının, temel doktrini olacaktır.
12 Eylül’le birlikte gelen 1982 anayasası, yürütmenin kuvvetlendiği, senatonun kaldırıldığı, adı parlamenter olsa da, cumhurbaşkanını yürütmenin başı olarak kabul edip, yıllar sonra, AKP’nin 2014 sonrası, “yürütmede çifte başlılık” olarak betimlediği durumu yaratmıştı. Bu anayasa, yürütme organını hükümet olarak kabul etmesine karşın, yürütme organının başı olarak başbakanı değil, cumhurbaşkanını görüyordu. Zira Evren’in hayalindeki sistem başkanlık sistemiydi, konseye kabul ettiremediği için, yarı başkanlığa benzer kurallarla, adı parlamenter, kendisi parlamenter olmayan bir belirsiz çerçeve, bunalım olarak anayasaya yerleştirilmiş, bir gün bu bunalımın, başkanlık sistemine yol açması hesaplanmıştı. Bu temelde, kuvvetler ayrılığı, dengeleme-denetleme gibi temel konular göz ardı edilirken, 2017 referandumuyla, yürütmenin tek elde toplanması, hükümetin değil, seçilmiş cumhurbaşkanlığı makamının bizzat yürütme olması, kuvvetli yürütme bağlamında tamamlanmıştır. 1980 sonrası askeri ve sivil iktidarların, piyasa ekonomisini, yazılı olmayan bir anayasa kuralı gibi benimsemesi, bu yapısal değişikliği net bir biçimde ortaya koymaktadır.
Diğer bir 11 Eylül ise 2001 tarihindedir. Aslında 11 Eylül 2001’in, 1990’da baba Bush tarafından açıklanan “yeni dünya düzeni” açısından “sarsıcı bir etkisi” vardı. Her iki dünya savaşı dahil kendi topraklarında “vurulmayan” ve “dokunulmazlık”la tanımlanan ABD vurulmuştur. Üstelik vuran ne SSCB, ne yeni Rusya, ne de Çin’di. El Kaide adlı Vahabi-Selefi öğretisine dayalı, daha önce adı sanı çok duyulmamış bir İslamcı örgüt, bu eylemleri üstlentmişti. New York’taki “ikiz kuleler”, arkasında herhangi bir devletin olmadığı, militan bir örgüt tarafından, sivil uçakların “intihar saldırısı”na alet olduğu, alışılmamış bir durum ortaya çıkmıştır. Ne var ki, El Kaide’nin kaynaklandığı Selefi anlayışı ABD tarafından Afganistan’da SSCB işgaline karşı “mücahit” örgütlenmesinde ve Çeçenistan’da Rusya’ya karşı kullanılmış, El Kaide lideri Bin Ladin, Afganistan’da CIA’nın “lojistik ve ideolojik eğitimi”nden geçmişti. Soğuk Savaş bitince “namlu” ABD’ye döndü ve vurmaya başladı.
El Kaide’nin saldırıları “asimetrik savaş” ya da “post modern savaş” olarak nitelendirildi. Zira artık siyasal ve askeri rekabet, devletler arası tekelinden çıkmıştı. Nitekim 11 Eylül 2001’den sonra olağanüstü toplanan NATO zirvesi, ABD’ye yönelik saldırıları, “kollektif savunmayı” içeren “5. madde” kapsamında kabul etti ve Afganistan’da El Kaide’yi yardım ve yataklık etmekle suçladığı Taliban yönetimine karşı, askeri operasyon kararını verdi. Afganistan’daki “hayalet avcılığı”, 20 yıl sürdü. 2001’de El Kaide’yi barındırdığı için Taliban yönetimini deviren ABD liderliğindeki NATO, 2021’de yine Taliban’a ülke yönetimini devrederek, işgali sona erdirdi. El Kaide terörünün gündeme getirdiği en önemli tezlerden biri, Samuel Huntington’un “Uygarlıklar Çatışması”[7] idi. Önce makale, sonra kitap olan Uygarlıklar Çatışması (aslında tokuşması olacak), dünyadaki siyasal rekabeti, dinlere dayanan uygarlıklar çerçevesinde ele aldı ve “küresel muhafazakarlık”ı öne çıkardı. Oğul Bush’un birlikte çalıştığı “yeni muhafazakarlar” da bu işten epey nemalandı. Ilımlı İslam önerileri ise, radikalleşen İslami hareketlerin piyasacı ve Batıcı bir zemine kaydırılması ancak Batı sistemine dahil edilmemesi bağlamında ele alındı. Türkiye’de 2002’de iktidara gelen AKP , her ne kadar Büyük Ortadoğu’nun “model ülke”si olma konusuna ilk yıllarında olumlu yaklaşsa da, daha sonra Ilımlı İslam ya da Büyük Ortadoğu kavramlarıyla arasına mesafe koymak durumunda kaldı.
2010 sonunda önce Tunus’ta, sonra Mısır’da ve nihayetinde Suriye’de yoğunlaşan sözde Arap Baharı, aslında “devletsiz Ortadoğu” tasarımını ete kemiğe büründürmeye başladı. Suriye’de, 2011-2024 arasında yaşanan iç savaş, Baas otoriter rejimini Batı desteğiyle sona erdirse ve Rusya, Ukrayna ile daha çok zaman geçirmek durumunda kalsa da, ülke içinde, şimdilik HTŞ-SMO’dan gelip, küresel sistemle ve ABD ile entegre olan Şara, PYD-YPG’yi sisteme özerk anlamda kabul eden bir mutabakata imza attı, ne var ki, ülkenin güneybatısında ilerleyen İsrail işgali, Hermon dağının ötesine, Dürzi gruplarla işbirliğiyle yayılıyor. Irak’ta 1991-2003 Körfez Savaşları ile gevşek bir federasyon, kimlikçi bölgeler, devletsizliği daha da pekiştiriyor.
11 ve 12 Eylül ruhunu bölgede ve dünyada aşmanın, devletsizliği, işgali sona erdirmenin yolu, Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyet, yurttaşlığın eşitliği zemininde siyasal ulus, ulus-devlet zeminini, diğer ülkelere abilik taslamadan, benimsetmektir. Gerçek demokrasinin yeter ve gerek şartı, demokratik, laik, sosyal, hukuk devletine dayanan, laik cumhuriyet, ulus devlettir.
[1] Jean-François Lyotard, The Postmodern Condition, A Report on Knowledge, Theory and History of Literature, 1984 .
[2] Deniz Tansi, “Türkiye’de 12 Eylül 1980 Sonrası Yazılı Basındaki ‘Türk Milliyetçiliği’ Söyleminin Milletvekili Genel Seçimlerine Etkisi”, yayınlanmamış doktora tezi, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı, Siyaset ve Sosyal Bilimler Bilim Dalı, 2003.
[3] Kenan Evren, müdahale günü yaptığı konuşmada, adı geçen mitingde, İstiklal Marşı’na karşı yapılan saygısızlıktan söz edecektir.
[4] Milli Güvenlik Devleti doktrininin temeli, 24 Ağustos 1962’de ABD’de, Türkçe’ye Ulusal Güvenlik Konseyi olarak çevrilen kuruluşun, ‘NSAM 182’ koduyla yayınladığı‘Counterinsurgency Doctrine’ yani ‘Kontrgerilla Savaşı Doktrini’ eylem notasına dayandırılmakta, sözkonusu notada, diğer ülkelerin güvenliği, ABD’nin iç güvenliği olarak kabul edilmekte ve ABD’ye müdahale etme yetkisi tanınmaktadır. (bkz: https://www.jfklibrary.org/asset-viewer/archives/jfknsf-338-010#? image_identifier=JFKNSF-338-010-p0001)
[5] Bülent Tanör; Türkiye Tarihi 5 Bugünkü Türkiye 1980-1995, İstanbul:Cem Yayınları, 1997, s.26.
[7] Samuel Huntington, The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order, January 1, 1998 by Simon & Schuster